Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Aralık 2020

Öykü

Fılle Karınca

Ahmet Bozkaplan

Paylaş

0

0


 Avare avare yürüdüler. Yürürken Musa, Filit'i rahat bırakmıyor, ona çelme takıp dururdu. Bazen keyiften, bazen de sırf onu kızdırmak için yapardı. Yere düşen Filit, Musa’ya el kol çekerdi, ardından toz toprak içinde kavga ederlerdi. Sonrasında bu kavga yetmez eski defterler açılır, bu sefer eskiler için kavgaya tutuşurlardı. Kavgaları kanla, yaralanmayla sonuçlanmazdı, azıcık sevgi doluydu. İkisi ne kavganın galibi ne de yenik düşeni olmak isterdi. Tez zamanda barışır, tozlu yollarına devam ederlerdi.

 Kendi aralarındaki didişmeden asıl meseleyi unutmuşlardı. Tüm bunlar Soroyan amcanın berber dükkânının camını kırdıklarında başlarına gelmişti. Olsun, nah şu kadar pişman değildiler elbet. O koca hırbo da taş atmıştı kendilerine, hem de karpuz büyüklüğünde. Birkaç gün berber dükkânın olduğu sokaktan geçmezlerse mesele unutulacaktı, kıyamete kadar sürecek hali yoktu ya. Tabii bunun için bir müddet kendi evinden de uzaklaşmaları gerekiyordu. Böyle teşqeleli zamanlarda anne babanın destek çıkmayacağını biliyorlardı. Hiç düşünmeden çıktılar mahalleden. Nereye gitmeliydi, bu tamahkâr insanlar ovada Tanrı’ya ait boş bir arazi bırakmamış ki. Her yer bağ bahçe, her yerde malı mülkü gözetleyen onlarca çift göz. Şimdilik okyanusta rotasını kaybetmiş şaşkın kaptan gibi nereye gideceklerini bilmiyorlardı. Bildikleri tek şey beladan uzaklaşıyor olmalarıydı. Neyse ki Tanrı’ya ait boş bir yer buluverdiler. Burası Tanrı’nın hoşuna gitmeyecek kadar kötü bir araziydi. Belki de Tanrı’nın menfaati kalmamıştı bu arazide. Ama olsundu.

 Tanrının terk ettiği arazinin en tepesine çömeldiler. Tanrı’nın mülkünde minnetsiz, korkusuzca bağdaş kurdular. Bazen vesveseye gelip peşlerinde birileri var mı yok mu diye arkalarını kolluyorlardı. Olanlardan bayağı korkmuşlardı, endişeleri bir kemer gibi bellerindeydi. Soroyan amcadan tokat yiyen çelimsiz Filit olanları unutmak istiyordu. Tanrı’ya ait çıplak kurak arazinin tepesine uzandı. Uzandığı gibi de derin uykuya daldı. Etraf asırlık mezar gibi sessizdi, zaman zaman çıkan bir ses hariç. Tepenin başında görünmez bir yerde ağustos böceğinin sesi eksilmiyordu. Ağustos böceği, yırtılırcasına dingin, ağlamaklı doğayı halay başına davet ediyordu. Kim ne derse desin hayvanlar da yaşadıkları coğrafyanın kimliğini alırlar. Ağustos böceği boşuna mı halay başını çekiyor, boşuna mı zılgıtlarla kör sağırların kulak zarını patlatıyor. Bir de ağustos böceği tembel hayvandır diye ona kuru iftira atarlar. Sanki kendileri çağ atlatmışlar, şu kendileri dışında her şey oluvermiş, ayakkabıyı ters giymiş feodal kafalar.

Filit uzandığı yerde öğle güneşi gibi hareketsiz duruyordu. Yalnızca suya batıp çıkan şişme lastik bot gibi atan kalp atışları duyuluyordu. Güneşin sıcaklığında bekleyen Musa’nın uykusu yoktu. Uykusu gelmeyenin bahanesi çok olur derler ya. Onun da bir bohça dolusu bahanesi vardı. İnce derisi kızgın çöl kumlarına dayanmayan deve yavrusu gibi uzanıp doğruluyordu. Tepebaşını kurtarmış bölge bilen, Tanrı’nın diyarını işgal eden karıncalar paçalarından girip göğsünden çıkıyordu. Anlaşılan bu tepe onların mabediydi. Çocukluğundan beri çok huylanıyordu bu karıncalara. Üst üste birkaç taş bıraktı. Yaptığı taş yığının üstüne oturdu. Sağ eline de taptaze süpürge otunu aldı. Taşlara tırmanan karıncaları yere yığıyordu. Üç beş derken karıncalar gelmez oldu. Süpürge otunu kafasının üstüne bırakıp yüzüne gölgelik yaptı. Süpürge otunun dalları arasında güneşi gözlemledi, fazla sürmedi bu rasathaneci hali. Kızgın güneşin ışınları saç tellerini emzirip besliyordu. Geçen sene iki ay kaldığı dedesinin köyünde yaşadıklarını hatırladı. Düşündükçe aklı bedeninden çıktı. Birden elindeki som yeşil süpürge otu düşüverdi.

 Dedesinin köyünde bu karıncalara Fılle yani Hıristiyan karıncası denilirdi. Bir de Müslüman karıncası dedikleri başka bir karınca vardı. Birbirinden çabucak fark edilebiliyordu bu karıncalar. Müslüman karıncanın rengi koyu siyahtı, bacakları kısa, gövdesi küçüktü. Ve çok yavaş hareket ederdi. Fılle karıncanın ise rengi kızıl veya kahverengi tonlarında olurdu. İnce uzun bacaklara sahipti, çok hızlı hareket ederdi. Çeneleri daha güçlü ve ısırdığında canı daha çok acıtırlardı. Kafalarına bağlı olan antenleri ise daha uzundu. Müslüman karıncalara göre daha bireysel hareket ederlerdi. Müslüman karıncası hantaldılar ama kolektif hareket etme becerisine sahiptir. Bir mercimek tanesini taşımak için yüzlercesi yardıma koşardı, o derece yarınlara kış hazırlıklarına düşkünlerdi. Nedeni bilinmez ama karıncalar bu şekilde iki ayrı dine mal edilmişti. Bunu bilen inançlı inançsız herkes Fılle karıncaları gördüğü yerde ezer, onları öldürürdü. Bazen onları öldürmekle de yetinmezlerdi. Ellerine alırlardı çakmakları, onları cayır cayır yakarlardı. Bazen de enselerinden tutup kardeşkanı dökülsün diye birbirleriyle dövüştürürlerdi. Karıncalar güçlü çeneleriyle birbirinin boyunlarını koparır, kafaları kurutmalık üzüm gibi toprağa sererlerdi. Yuvalarına su bırakma, yuva deliğini taşla kapatma ya da içerisine küçük ateş közlerini bırakma sık sık yapılan diğer işkence türlerindendi.

 Sırf farklıdırlar diye karıncalar yetişkinlerin inançsal ideolojilerine kurban olmuşlardı. O yaz arkadaşlarıyla binlerce karınca öldürmüştü. Şehre gelince durum birazcık değişmişti tabii. İşte Soroyan amca. Herkes ona “gâvurdur” diyor ama cuma namazı öncesi herkes onda tıraş olur. Soroyan amca istese tıraş olanların kafasını kesebilir ama kesmiyor. Demek ki şehirdeki insanlar melez olmuş, melezlik sayesinde kardeşçe yaşıyorlar. Demek ki melezlik yaşatıyor insanı. Peki dedesinin köyü neden öyle melez değildi. O zaman köydeyken çokça düşünürdü. Acaba Fılle köylerinde de bizim Müslüman karıncalara zülüm ediyorlar mı diye ? Yoksa daha kötüsünü mü yapıyorlardı? Köydeki arkadaşları onlar daha beterini yapıyorlar deyince başlardı karıncaları ezmeye.

 Kör batıl inanca kurban giden sadece karıncalar değildi. Dedesinin köyünde işler daha ileri boyuta taşınmıştı. Kertenkeleler de Fılle ve Hıristiyan diye türlere ayrılmıştı. Koyu yeşil iri olanlar Hıristiyandı, bir de bunların insanın dişleri saydıklarına inanılırdı. Rakamlarla arası iyi olan bu kertenkelelerin görüldüğü yerde ilk olarak ağzını sıkı kapatmak gerekirdi. Yoksa adamı dişlerinden ederdi. Daha ince ve zayıf olanlar Müslüman sayılırdı. Bunlar Hz. İbrahim’e su taşıdıklarından dolayı iman etmiş sayılırlardı. Salyangozlar ise bu ayrımdan tamamen muaf tutulmuş olup hepsi de tümden şeytan sınıfına dahil edilmişti. Görülen yerde onları öldürmek Tanrı’nın buyruğuydu. Musa ve arkadaşı kaya diplerinde gördükleri yüzlerce salyangozu bir yere toplar, hepsini ayaklarıyla üzüm sıkar gibi ezip çiğnerlerdi. Etli salyangozlar kabuklarıyla beraber parça pörçük edilirdi.

 Nefret duygusu, farklılıkların yok edilme düşüncesi ta erken çocukluk döneminde filizlenmişti. Farklılıklar Tanrı’nın birer zenginliği değil de sanki yokluk, fakirlik belirtisiydi. Kanıtı işte dedesinin köyüydü. Tahammül etmek nefes almak demektir, tahammülün yolu yoktu orada. Ekinlerden arta kalan buğday tanelerini yuvalarına taşıyan, kış hazırlığı yapan karıncalar ağızlardaki tanelerle öldürülürlerdi. Buğday tanesi üstünde can çekişir, parçalanmış bedenleri buğday tanesine bulaşırdı. Acaba kanlı taneler yere düşerken, kana bulanırken kimin ambarı tohumla doluyordu? Hangi ambarın dönü yarını temiz kalabiliyordu? Musa, bu hikâyeleri şehirdeki arkadaşlarına anlattığında kimse ona aldırış etmiyordu. Bu çocuk saçmalıyor diyorlardı.

 Neyse ki bu aralar karıncaların durumu birazcık düzelmişe benziyor. Taşra hayatının içi boşaltıldı. Farklı olan karıncaların çoğu ya öldürüldü ya da göç ettirildi. Ve bazıları da yoğun baskılardan dolayı renk değiştirdi. Artık hangisinin Fılle hangisinin Müslüman olduğu pek çok kimsece unutuldu. Musa başını eğmiş, öldürdüğü karıncaları düşünüyordu. Kararsızdı, yas mı tutmalıydı, yoksa zafer marşını mı söylemeliydi, bilmiyordu. Her nedense taşlara tırmanan karıncalara artık dokunmuyordu. Belki de onları öldürmekten bıkmıştı ya da korkuyordu. Ya da öldürdüğü karıncalar ona merhamet duygusu kazandırmıştı. Kimi zamanlarda kimileri öldürdükçe merhamete gelir ya… Yaşar Kemal, Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana romanında savaş görmüş insan, dünyanın en korkak insanıdır, o bir daha değil insanı, bir sineği bile öldüremez, der. Belki yaşadığı şeyler bir savaş değildi belki öldürmeleri gereken karıncalar değildi ama nedense bu sefer üstünde dolaşan Fılle karıncalara ses çıkarmıyordu.

 Filit karıncaların ısırmasına fazla dayanmadı, birden uyandı, ayağa kalktı. Karıncalar iç çamaşırına kadar girmişti. Pantolonunu çıkardı, Musa’nın başka yöne bakmasını istedi. Anadan doğma çıplak kalacak hali yoktu ya, biraz koştu, biraz zıpladı. “Böyle yapınca karıncalar kendiliğinden düşer,” dedi. Ama ne fayda. İnatçı karıncalar ipe asılan tahta mandallar gibi üst başına yapışıp kalmışlardı. Musa onunla dalga geçti, ağzını lastik gibi açmış gülüyordu. Filit, çıkardığı elbiselerini tek tek silkeleyip giydi. Onun da intikamı tuttu, üstünden düşen karıncaları ezdi. “Bu nasıl şey dedi, sesimizi etmesek her bir yerimizi ısıracak, yetmeyecek kıçımızdan içeri girecekler,” dedi. İki arkadaş azıcık dinlenmiş olarak yola devam etti. Hava sıcaklığı düşmüştü, bulutlar adeta dans etmek için göğün dibine inmişlerdi, sıkıyorlardı kendilerini nazlı nazlı ama yağmur olur yağmazlardı. Bulutların gölgesinde yürümek hoşlarına gidiyordu. Bulutlar tam da Meksikalıların, özellikle ressam Diego Rivera’nın tablolarında çokça görülen sombrero dedikleri şapkalardan olmuş başlarına konmuştu. Gölgeden çıktıklarında kendilerini çıplak hissediyorlardı, güneş kavurucu yüzüyle tenlerine mala çekiyordu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Bir Ağacı Kesmek Bir İnsan Öldürmekten..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aaron Boehmer

17 Ocak 2026

Kütüphaneleri Kurtarmak

Trump’ın tarihin ve bilginin arşivlemesine yönelik saldırıları gayet net bir biçimde takip edilebilse de, kimi zaman gizli saklı eylemleri de yok değil. Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel hafızasını kendi algısına göre şekillendirme girişimleri dur durak ..

Devamı..

İzmir'de Yaz Tatili İçin En Güzel Loka..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024