Filtresiz
14 Mart 2020 Öykü

Filtresiz


Twitter'da Paylaş
0

Çocukları çok severim aslında. Hatta zaman zaman yaşıtlarımdansa onlarla daha iyi anlaştığımı düşünmüşlüğüm bile vardır. Sadece o sabah evden çıktığımda, yoksa kedileri mi daha çok seviyorum diye bir soru takılmıştı aklıma. Kapalı yüzme havuzuna gitmek için bisikletime binerken bacağıma sürtünen tatlı kediden dolayı böyle düşünmüştüm herhalde. Bisikletim o sabah da bana neden belediyenin havuzuna gitmediğime dair sessiz bir hatırlatma yapmıştı. Belediye havuzuna giden dört yol ağzında ışıklarda durduğumda o yöne doğru gitmek istemişti. Bense ona şehrin en güzel otelinde yüzmek için üyelik deneme paketi aldığımı ve bundan kesinlikle pişmanlık duymadığımı söylemiştim. Biraz da olsa pişman olduğumu bilen anlayışlı bisikletim beni otelin döner kapısına kadar getirmişti. Her sabah olduğu gibi.

O gün herhangi bir gün gibi geçebilirdi. Otelin kapalı havuzu her zamanki gibi sabahın erken saatlerinde boş olsaydı eğer. Rahatça yüzebilir ve sonra mutlu mutlu işime gidebilirdim. Oysaki o sabah havuzda bir grup çocuğun oluşturduğu farklı bir tablo vardı. Sekiz on yaşlarında beş altı çocuk. Onları fark etmemek hatta tamamen onlara odaklanmamak imkânsızdı. Havuza atlayıp atlayıp çıkıyorlar, yine atlıyorlardı. Çocuklar bir süre sonra sıkıldı. Duşların olduğu alandan şampuan alıp ıslanan zemine dökmeye başladılar. Köpüren zeminde koşup koşup kayıyorlardı. Ne de çok eğleniyorlardı. Havuz alanında görevli birisini aradı gözlerim. Uyarmak gerekirdi doğal olarak. Ama bir yanım da bırakmamı söylüyordu. Oluruna bırakmamı. Zaten oyunları kendiliğinden biterdi. Öyle de oldu, çok kısa süre sonra çocuklardan biri yere düştü ve kafasını zemine çarptı. Havuz kenarında oturan bir kadın hemen gidip revire haber verdi. Bense hiçbir şey olmamış gibi yüzmeye devam ettim bir süre. Ta ki sırt üstü yüzerken havuz kenarına kafamı vurana dek. Vuruşun ani olmasından ve şiddetinden afallamıştım, yine de hiçbir şey olmamış gibi yüzmeye devam ettim. Bir yandan da eğer bu bir karma olayı ise, karmanın ne kadar da hızlı ve birebir işlediğini düşünüyordum. Oysaki içimdeki bir ses bana bambaşka bir şey söylüyordu. “Aklından öylesine gelip geçen bir düşünce için hemen suçluluk duyup kendi kendini cezalandırmasana.” Öyle mi yapıyordum gerçekten?

İşe gelip de masama oturduğumda çocuğun durumunu merak ettim. Neyse ki ciddi bir yaralanması yoktu. Herhalde bende de yoktur diye düşündüm. Başağrısı, şişlik veya benzeri bir etki yaşamıyordum. Bu yüzden herhangi bir günmüş gibi işime koyuldum ve birkaç saat sonra bir toplantıya girdim. İş arkadaşlarımın hepsi masadaki yerlerini almış ve müşterinin çok önemli ve çok değerli olduğunun enerjisini tüm hücreleriyle toplantı odasına yaymaya başlamışlardı bile. Bende pek de anlam veremediğim bir fütursuzluk hissi vardı. Toplantı başlar başlamaz bu hissin nasıl şekil alacağına dair ipuçlarını görmeye başladım, müşterinin her dediğine karşı çıkıyordum. Neden karşı çıktığımın da farkındaydım, yani mantıklı cevaplarım vardı. Hepsi araştırma ve strateji kokuyordu. Sadece toplantıdaki herkes müşteriye karşı çıkma cesaretini nereden bulduğuma şaşırmış kalmıştı. Ben de dahil. Sonunda olan oldu ve müşterimiz toplantıyı normalden çok daha erken bitirdi ve toplantı odasından dramatik bir çıkış yaptı. Yoğun bir suçlanma korkusu belirir gibi oldu içimde. İş arkadaşlarımın yüzlerine baktım teker teker. Onlar ise hipnotize olmuş gibi susmuş elimde sakince çevirdiğim kaleme bakıyorlardı, kızarmaya başlayan yüzümdense. Müşteri binadan adımını dışarı attığı anda diye tahmin ediyorum, herkes birden beni alkışlamaya başladı. Şaşırmıştım şaşırmasına ama bu his kısa sürdü ve yerini hemen bir başkasına bıraktı. O anda dürüst olma cesaretimin dalga dalga iş arkadaşlarıma ve sonra da başkalarına yayılacağını anlamıştım. Şapşal ve mutlu bir yüz ifadesiyle toplantı odasından çıktığımda şirketteki herkes ve her şey bana farklı gözüküyordu artık.

Günün sonunda işyerinden dışarı kendimi attığımda bambaşka bir dünyadaymış hissine kapılmıştım. Eve varır varmaz hemen hazırlanıp tekrar dışarı çıkmam gerekiyordu. “Gerekiyor. Ne kadar da maskeli bir kelime,” dedi içimdeki o ses. “Gerekmiyor mu?” diye ona cevap verip kendimle olan bu içsel diyaloğu devam ettirmek isterdim ama onun yerine hızlıca gece için hazırlanmayı tercih ettim ve ne giyeceğime odaklandım. Birkaç arkadaşımla buluşmak üzere evden çıkıp metroya bindim. Bir yanım evde kalmıştı ve pijamalarını giymiş hangi dizinin tüm sezonunu birden seyredip bitireceğine karar vermeye çalışıyordu. Diğer yanım metrodaydı ama her durakta inen kişilerle birlikte indiğimi hayal etmeye başlamıştı. Gideceği duraktan önce inmek fikri ne kadar çok özgürlük hissi barındırıyordu. Başına buyruk. Spontane. Korkusuz. İçinden geleni yapan. Net. İçi dışı bir. Vicdanı hür. Mutlu. Huzurlu. Ama sözünden dönen.

Ertesi sabah alarmım çalmadan yarım saat önce uyanmıştım. Gözlerimi açmadan bir süre yatakta kıpırdamadan yattım. Rüyaymış gibi gelen olayların gerçek olduğunu anlamam pek de uzun sürmedi. Peki yeni gün nasıl geçecekti? Değişmiş miydim? Yoksa bir günlük bir şey miydi? İşyerinde nasıl karşılanacaktım? Beyaz da olsa yalandan tek bir mazeret bile göstermeden ektiğim çocukluk arkadaşlarımdan başka nasıl tepkiler alacaktım? Apartmandan dışarı adımımı atar atmaz etrafıma bakındım. Tılsımlı bir işaret arar gibiydim ama ortalıkta bir kedi bile yoktu. Havuza gitmemeye çoktan karar vermiştim. Havuzdan resmen kaçıyordum aslında. Evden çıkarken bisikletimi de almamıştım. Bir süre yürüdüm, belli ki ayaklarım o gün işe de gitmek istemiyordu. Bir çocuk parkında o saatte tümü boş olan banklardan birine oturdum. Belki enerjimi değiştirir diye ağaçların en tepedeki dallarına doğru bakıp aralarda gizlenmiş kuşları görmeye çalıştım. Başımı yine parka doğru çevirdiğimde, iki çocuk ve bir kadın vardı artık önümde. Çocukların biri salıncaktaydı, diğeri skuteri ile bir yandan bir yana dolanıyordu. Bir ara skuterli çocuğun salıncağa çok yakın kaydığını gördüm. Gözümü kapadım hemen. O zaman geldi sahne önüme. Dört beş yaşlarımdaydım, salıncakta sallanıyordum. Tanımadığım ve benden küçük bir çocuk önüme atladı, salıncak kafasına çarptı. Çocuğun kafası yarıldı, o ağladı, ben de ağladım. Yetişkin hayatımın tüm filtrelerini oluşturan kolektif bir suçlanma korkusunun ağırlığı çöktü üzerime. Beni oturduğum yere yapıştırdı sanki. Kıpırdamadan nefesimi tuttuğumu farkına varınca derin bir nefes alıp verdim ve anaç bir ses tonuyla “bu bir kaza, senin suçun değil” dedim. Gözümü açtığımda kadın ve çocuklar parktan ayrılıyorlardı. Çocuklardan küçük olanı durup bana el salladı. Ben de ona el sallarken artık banktan da ayağa kalkmış ve yavaş yavaş yürümeye başlamıştım. Önce havuza sonra da işe gittim. Her sabah olduğu gibi, ama cesurca ve biraz daha az filtreli.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR