“Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine sadece gerçeği verin.” - Henry David Thoreau
Emlakçılara güvenmiyoruz. Oto-galericilere güvenmiyoruz. Politikacılara güvenmiyoruz. Müteahhitlere güvenmiyoruz. Esnaflara ve tüccarlara güvenmiyoruz. İstatistik rakamlarına güvenmiyoruz. Sevgililerimize güvenmiyoruz. Yeri geldiğinde kristalize bir hakikate parmak basıyormuş gibi, "Bu devirde babana bile güvenmeyeceksin," diyoruz. Reklamlarda söylenenlere zaten güvenmiyoruz.
Komşularımıza, kardeşlerimize, iş arkadaşlarımıza güvenmiyoruz. Yabancılara güvenmiyoruz. Gülümseyişlere güvenmediğimiz gibi göz yaşlarına da güvenmiyoruz.
Konuştuğumuz, yemek yediğimiz, sarıldığımız, kendimizden ve ailemizden söz ettiğimiz kişilerin gerçekte kim olduklarından emin değiliz. Emin miyiz? Kaldı ki gerçeğin ne olduğundan bile emin değiliz. "Gerçek dediğin nedir ki?" gibi sorular sormaya başladık. "Herkesin gerçeği kendine," gibi tuhaf sözler, deyişler türettik. Dürüstlük, sadelik, tevazu, şeffaflık değil; alengirli, hileli, gösterişli, çeşitli efektler verilmiş, çarpıtılmış şeyler daha cazip geldi bize. Gerçek sıkıcıydı, gerçek basitti, gerçek heyecan yaratmıyordu. Olanla, orada, orta yerde duranla yetinmemek gerekti. Yaratmak gerekti. Yaratıcı olmak gerekti. Yaratıcı gerçekler. Stratejik demeçler. Konjonktürel tercihler. Politik hamleler. Yeni trendler. Efektif etkiler. İzlenim vermeler. Algı yaratmalar. Kamuoyu oluşturmalar. Alternatif hikâyeler. Evet, yeni bir çağ başlattık: Hikâyeler Çağı.
Hikâyesi olan ve hikâyesi olmayan yüzler diye bir ayrım icat ettik mesela. Hikâyesi olmayan fotoğraflar! Hikâyesi olmayan haberler! Hikâyesi olmayan şarkılar! Ve yeterince iyi bir hikâyen yok mu? Gel, sana ses getirecek bir hikâye yazalım. Senin dramatik bir hikâyeye ihtiyacın var. Sil baştan yaratacaksın kendini. Kim olduğun değil, kim gözüktüğündür önemli olan!
Evet hikâyeler çağına girdik. Gerçekler çağını geride bıraktık. Gerçek, modası geçmiş, tadı kaçmış, yavan bir şey. Mesela filanca parti, falanca siyasetçi topluma iyi bir hikâye anlatması gerekiyordu ki oy toplayabilsin. Market reyonundaki paketlerin üzerinde bile ürünün hikâyesi yazılmalıydı. Hikâye! Yani kurmaca. Yani uydurmaca. Yani kandırmaca, aldatmaca. Gerçek değil iyi bir kurmaca etkiler insanları. İyi bir kurmaca sinirlendirir, ağlatır, güldürür insanları. İyi bir kurmaca aksiyon verdirir kalabalıklara.
Ve kitleler ve yüz binler ve milyonlar...
Tek bir kişiyi inandırmak zordu, ama bir tweet'le milyonlarca insanı istenilen şeye tam da istenilen yerden ve miktardan inandırmak öyle kolaydı ve öyle zevkliydi ki! Artık apaçık gerçekler değil, ihtişamlı fikirler önemliydi. Kabul gören eğilimler. Revaçta olan söylemler. Yükselişe geçmiş trendler.
Ve inanmak! Gerçeğin ne olduğunu öğrenmek değil, neye inandığımız önemliydi artık. Sen neye inanıyorsan osun! Seni mutlu eden şey neyse ona inan. Nasıl mutlu olacaksan öyle inan. Mutsuz olmak çok pis. Mutsuz olmak iğrenç. Mutsuz olmak insanlık dışı! Gerçek, seni mutsuz edecekse mutlu eden bir şey uydur. Çünkü aslolan nasıl hissetmen gerektiğidir, gerçekte ne olduğu değil. Aslolan senin kendini iyi hissetmendir, gerçek değil.
İdealar Evreni'ni kuran Platon'dan, Gerçeğin bilgisine ulaşılamaz diyen Aristoteles'e, Descartes'e kadar binlerce yıl boyunca gerçek olanın başka bir diyarda, insanın ulaşamayacağı, idrak edemeyeceği öte âlemlerde olduğu hâkimdi. Bir, bize gözüken ama gerçek mi yalan mı olduğundan asla emin olamayacağımız bu fiziksel dünya, bir de metafizik dünyalar... Bütün düşünürler, filozoflar, peygamberler, gurular, pirler, melameler, babalar, şıhlar, allameler kendilerince bir metafizik âlemler hikâyesi anlatıyordu insanlara. Sonra John Locke geldi. David Hume geldi. Bütün dogmaları birer birer devirdiler. Bütün masalları ve masal anlatıcılarını gülünç duruma düşürdüler. Skolastik dünya sarsıldı. Ama metafiziğin, hikâye tüccarlığının, şiirsel tarihin, hamasetin kafasına esas ölümcül baltayı Immanuel Kant vurdu. Var gücüyle savaştı ve metafiziği ebediyen öldürdü.

Ama aldanmaya hevesli insan durur mu? Yine ve yeniden irrasyonel inanışlar yarattı kendine. Yepyeni ve çok daha sinsi bir metafiziğin hükmü sürüyor şimdi: postmodernizm!
Şair,“Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya” diye inlemişti. Şairdir, ince şeylerin peşine düşecektir elbet. Ama şimdi onun retoriğini ödünç alıp şöyle demek gerek: Kimsenin vakti yok, durup gerçeğin ne olduğunu öğrenmeye!
60'ların, 80'lerin siyasi ideolojileri öldü. İdeolojiler öldü, evet. Ama çok daha sarsıcı, kontrol edilemez ve son derece şeytâni bir şey zuhur etti: Duygusal kimlikler. Rasyonel dünyadan umduğunu bulamayan, büyümenin neredeyse her aşamasında ve sosyal hayatın zarurî olsun keyfî olsun bütün temaslarında derin ve yıkıcı düş kırıklıklarını sindirmek zorunda kalan insan, neredeyse baş aşağı sallanan kurbanlık bir hayvan gibi sislerle dolu bir güvensizlik ormanında Allan Poe'nun sarkacı gibi salınıp duruyor. Acı çeken, ama acı çekmeye alışık olmayan insan; sakinleştiricisini yeni kimlikler, yeni kavgalar, yeni kızgınlıklar ve aidiyetler edinerek buldu. İnsanlık ille de bir tin yaratır çünkü.
Klasik anlamda metafizik öldüğünden beri, büyük anlatılar ve sorgulanamaz hakikatler itibarını kaybettiğinden beri insan şaşkın. Tutunacak, tüneyecek bir dal arıyor. Postmodernist çağ insana iyi gelmedi. Şimdiki çağın adı post-truth yani hakikat ötesi, gerçeklik ötesi çağı. Ne demek bu? Herkesin kendi alternatif gerçekliğinde yaşaması ve olup biten her şeyi kendisinin de ait olduğu kliklerin duygusal paradigmasından görüp yorumlaması demek. Yukarıda da değindiğimiz gibi kilit kelime duygularımız, gerçeği öğrenme isteğimiz değil. Siyasi partiler ve parti liderleri duygulara sesleniyor. İnsanlar duygusal olarak hangi tarafta kendisini daha iyi hissediyorsa orada pozisyon alıyor. Birini delicesine sevmek gibi. Birini her hâl ve koşulda sevmek ve asla ona toz kondurmamak gibi. Adli vakalarda kimse gerçeğin ne olduğunu umursamıyor artık. Gerçeğin ne olduğu sıkıcıdır ve zaten insanın gündelik duygularına, heyecanlarına, kin ve öfke gibi giderilmesi gereken, sıkılıp patlatılması gereken arzularına hitap etmez. Suç ve ahlak gibi önemli, hayati kavramlar öylesine büyük ve telafisi imkânsız dezenformasyonlarla şirazelerinden kaydırıldı ki suç nedir, suçlu kime denir; ahlaksız, sapık, terörist, hain, taciz, düşman, dost gibi insanlar arasında çok dikkat edilerek, kılın kırk kere yarılarak kullanılması gereken ifadeler alelade birer sözcüklermiş gibi, bu ifadelerle yaftalanan insanları ne duruma düşüreceğinin hiçbir önemi yokmuş gibi hemen hemen her yerde ve herkesin dilinde pelesenk olmuş durumda.
Uzak mesafelerle iletişimin dumanla, kuşlarla, davul sesleriyle yapıldığı çağlar mı daha iptidai ve uygarlıktan uzaktı, yoksa tek bir parmak hareketiyle yer kürenin her noktasına erişebildiğimiz şimdiki zamanlar mı daha vahşi ve birbirlerini anlamayan insanlarla dolu?
İletişim ve ulaşım kolaylaştıkça zorlaşan, avuçlardan kayıp kaçan bir şeyler yok mu?
İnsanlar bu enformasyon çağında daha anlayışsız, daha zorba, daha yargılayıcı, daha duyarsız ve daha da yalnızlaşmadılar mı? İnsan, tarihin hangi döneminde diğer insanlara karşı bu derece kapalı ve diğer insanlarla iletişim kurmakta bu derece zorluk ve kargaşa yaşamıştır? İnsan acaba geçmişin hangi karanlık, ilkel toplumlarında hiç tanımadığı, adını bile duymadığı, yaşantısının ayrıntısı hakkında hiçbir şey bilmediği insanları oturduğu yerden acımasızca yargılıyor, cezalandırıyor, linç ediyor ve hatta ortaya diz çöktürüp gözü dönmüşçesine recm ediyordu?
.jpg)
Bir gün hatta bazen birkaç saat içinde, hayatı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz insanları ya kahraman ilan ediyoruz ya da azılı bir suçlu. Çekildiğimiz, saklandığımız, kendimizi iyi, ait ve doğru yerde hissettiğimiz mevzilerde bizim gibi hissedenler tarikatında parmaklarımız tetikte fırsat kolluyoruz. Daha vahim ve ürkütücü olan şeyse yüz binler, hiç araştırmadan, soruşturmadan momentum yakalamış gelen bir dalganın üzerine binmeyi bekliyor. Bir yerlerde, bazıları bir bakmışsınız milyonları kolaylıkla manipüle etmiş, edebilmiş. Tuhaf olan şu: Bilgiye ulaşmanın sözüm ona bu kadar kolay olduğu bir çağda insanlar nasıl oluyor da yalanlara, dezenformasyonlara, uydurulmuş şeylere bu kadar çabuk inanıyorlar. Ve daha kötüsü nasıl oluyor da insanlar gündelik şeylere dair savundukları şeylerin tartışılmasını, sorgulanmasını bile istemiyorlar. Hani metafizik ölmüştü? Hani akıl çağındaydık? Hani dogmalar, skolastik dünya, rönesans ve reformla geride kalmıştı? Öyleyse niye gündelik hayatın en basit olaylarında, en uçucu politik tartışmalarında, en gelgeç siyasi pozisyonlarında bile insanlar bir iman gibi, inanç gibi, din gibi sarılıyorlar savundukları şeye?
Günümüzün en önemli problematiği olarak gördüğüm bu konuyu tartışmaya devam edeceğim.






