Gündelik
20 Ocak 2020 Öykü

Gündelik


Twitter'da Paylaş
0

Kapının zili çaldı. Kahve fincanını elimden bırakmadan açmaya gittim. Otomatiğe basarken gözüm güvenlik ekranına takıldı. Hızlı hızlı nefes alıp veren bir burun. Düğmeye bastım. Karaltı içeri süzüldü. Evin kapısı açık. Asansör kata geldiğinde durdu. İçinden meraklı iki göz çıktı.

“Ben Havva,” dedi eve girerken.

“Sibel.” Elim, etli elinin içinde kayboldu.

Girdikten sonra başındaki örtüyü mırıldanarak kenara attı. Elindeki poşetten pembe, lastik terliklerini çıkardı. Göz göze geldik. Büyük bir gülümseme yayıldı yüzüne. Bütün yüzü ağızdan ibaret artık.

“Gittiğim her eve götürürüm, başkasının terliğiyle rahat edemem de. Üstümü değiştirecek bir yer var mı?”

Arka odaya götürdüm onu. Koltukta Mişa yatıyor. Kediye dik dik baktı.

“Korkar mısınız?” Başıyla hayır dedi.

“Bunlardan zarar gelmez insana. En fazla kolunuzu cırmalar. Asıl zarar insanlardan gelir insanlardan.”

Birazdan çıktı odadan. Tişörtüne baktım. Üzerinde büyük, yaldızlı harflerle “Think Big” yazıyor. İçimden alaycı bir kıkırdama yükseldi. Dibi gelmiş saçlarında, soluk basma eteğinde yaşadığı mahallenin kokusu var. Camları ardına kadar açtım.

“Temizlikçi konusunda çok sıkıntı yaşadım. Ya üç gün sonra işi savsaklıyorlar ya da geleceğim deyip gelmiyorlar.”

Söylediklerimin hepsini kendisi yapmışçasına panikledi.

“Yok yok Sibel hanım. Ben yapmam öyle, merak etmeyin.”

“İnşallah… Ev büyük ama az eşya var. Halılar değerli, onları süpürürken dikkat edin, çok bastırmayın. Bir de yerler ahşap siliciyle temizlenecek. Çamaşır suyu kullanmıyoruz, aman.”

Başını salladı. Ardiyeyi açtım.

“Elektrik süpürgesi, temizlik malzemeleri burada.”

Mutfağa geçtiğimizde yüzü aydınlandı. Tezgâahlara, dolap kapaklarına hevesle dokundu tek tek.

“Çok güzelmiş Sibel hanım. Tertemiz, güle güle oturun.”

Elini başının çevresinde dolanan sineği kovalarmış gibi salladı. Belki de hiç ulaşamadığı bir hayatın hayallerini uzaklaştırıyordu.

Temiz çarşafların yerini gösterdim. Dolabın üzerindeki fotoğraflarıma göz ucuyla baktı. Arkadaşlarla Uludağ’da kayak tatili, Datça’da tekne turu, Toscana’da şarap tadımı, Soho’da alışveriş keyfi, ajansta doğum günü partisi.

“Maşallah ne kadar gezmişsiniz.”

“Havva Hanım. Benim işe dönmem gerek.”  

Yüzümdeki ciddi ifadeyi görünce neşesi darmadağın oldu. Yabancı ortamda tanıdık yüz. Elektrik süpürgesine eski dostunu görmüşçesine sarıldı. Fişini prize taktı. Sadece ikisinin anladığı gizli dili konuşmaya başladılar aralarında.

O evi temizlerken, ben de maillerime döndüm. Ara sıra ofis işlerini evden yürütmek fena olmuyor. Bir de kafamı toplayabilsem. Ne mümkün. Ev hüzünlü bir Karadeniz türküsüyle inliyor şimdi de. Gökteki yıldızlara bir kanat olamadım. Uçan kuş yuva yaptı, kuş kadar olamadım. Havva Hanım’ın cep telefonu. Açtı. Bölük pörçük kelimeler duydum. “Temizlikteyim şimdi, yok kızım gelemem, anneanneni üzme, hadi.”

Konuşması bittikten sonra yanıma geldi.

“Sibel hanım çay demleyeceğim de çaydanlığı bulamıyorum.”

“Kettle’da su ısıtsan? Sallama çay daha kolay olur.”

Gülerek, “Ketıl, metıl kesmez beni Sibel Hanım. Ateşin üstünde çaydanlık fokurdamadıkça bana huzur yok,” dedi.

Çaydanlığı çıkardım.

“Şeker var mıydı?”

“Şeker mi?”

Çaya şeker koymayı bırakalı çok olmuştu. Rafine şekerin zararlarından bahsetsem mi, vazgeçtim.

“Şeker yok Havva Hanım. Bir dahakine alırım.”

Salondan sigaramı alıp balkona çıktım. Birazdan o da geldi.

“Bir sigara içtikten sonra devam etsem?”

“Tabii tabii.”

Muratti paketinden sigara çıkardı, çakmağıyla yaktı. Kahvemi içerken süzdüm onu.

“Evli misin?”

“Evliyim Sibel Hanım. Küçük bir kızım var. Aymelek.”

Kızını hatırladığında gözleri büyüdü, yumuşadı, buğulandı. Konuşmaya meraklı.

“Evlendikten on iki yıl sonra doğdu. Kaderi güzel olsun da.”

Kollarının üzerinde esmer kıllara, terliğinden taşan kenarları kirli ayak parmaklarına baktım.

“Eşin ne işle meşgul?”

“Fabrikada çalışıyor, son günlerde işi boşladı o da.”

Derin bir nefes çekti sigarasından.

“İşsiz güçsüz arkadaşları var, onlarla takılıyor. O kadar yıldım ki, çocuk olmasa…”

Sorumsuz, işe yaramaz bir erkek vakası daha… İçim köpürüyor birden, sinirleniyorum.

“Çocuk bir şeye engel değil Havva Hanım. Sen önce kendini düşüneceksin.”

“Doğru diyorsunuz da, temizlik işinden kazandığım belli. Evden ayrılsam ailemin yanına da dönemem.”

“Bunlar bahane. Bir kadın olarak kendine güveneceksin. Güçlü bir adım atarsan bütün kapılar açılır.”

Cümlemi bitirdiğimde kendimi tuhaf hissettim. Çok mu ileri gitmiştim?

 

Başını salladı. Sigarasının izmaritini kül tablasına basarken, gözleri kimsenin görmediği bir dünyaya bakıyordu sanki. Salona girdik. Evden çıkmak için hazırlanmaya başladım.

“Havva Hanım ben çıkıyorum. Paran masanın üzerinde. Dolapta yemek var. İstediğin kadar al. Çıkarken kapıyı çekersin.”

Koşa koşa geldi yanıma.

“Tamam sağ olun. Şey Sibel Hanım dolapta elma gördüm. Canım çekti. Bir tane alabilir miyim?”

“Al tabii.”

Asansörü çağırdım. Kapıyı çekerken iştahlı ısırıklarını duydum.

Aradan üç gün geçti. Perşembe akşamı en rahat eşofmanımı giyip kırmızı şarapla koltuğa serildim. Son günlerde ajansta herkes bir dizi hakkında konuşuyor. Çok sürükleyiciymiş. Açtım. Yirminci dakikasında kadın dedektif cinayet sanığının yaşadığı eve gitti. Onun ziline bastı, benimki çaldı. Yerimden söylenerek kalktım.

Güvenlik kamerasına baktım. Havva Hanım. Yüzü endişeli. Sibel Hanım, kapıyı açar mısınız diye fısıldadı zile yaklaşarak. Geri çekildiğinde yanında küçük bir siluetin durduğunu fark ettim. Hay aksi, nereden çıktı bu.

Zil tekrar çaldı. Kamerada aynı çaresiz ifade. Yüzü yüzüme değmişçesine irkilerek çekildim. Önce antrenin sonra da salonun ışığını kapattım usulca. Televizyonun karşısına geçtim yeniden. Şaraptan bir yudum daha aldım. Zil bir daha çalmadı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR