Kod Adı: Sarsak
16 Ocak 2020 Öykü

Kod Adı: Sarsak


Twitter'da Paylaş
0

Okullar kapanalı henüz bir hafta olmuştu ve ben önümüzdeki haftaların, ayların nasıl geçeceği ile ilgili kafamda olumsuz kurgular oluşturmaya başlamıştım bile. Bu yüzdendi bu melankolik takılmalar. Ve evde bana seslendikleri zaman ekstra uzun süren duymazlıktan gelmeler. Annem bana seslendiğinde “efendim” diye cevap vermemi hiç sevmezdi, cevap vermemdense hemen yanında belirmemi isterdi. Bense odamı bir ada, kendimi de adanın kraliçesi olarak gördüğüm için ismimi duyduğumda kılımı kıpırdatmazdım. Zaten bu seslenme genelde akşam saatlerinde olduğu için masayı kurmam için çağrıldığımı bilirdim. Masayı kurmak ve sürahiyi su ile doldurmak Kraliçe’nin göreviydi. O gün de masayı kurmam her gün olduğu gibi bir iki dakikamı almıştı. Masaya oturur oturmaz babam tatille ilgili konuşmaya başladı. Hemen kulak kesildim. Bir otelden bahsediyordu. Adada bir otel. Dört gün kalacaktık. Rezervasyonu yapmıştı bile. Çok apar topar olmuştu, ama önemli olan beni okul enerjisinden tatil boşluğuna geçtiğim anlamsız günlerin ruh halinden kurtaracak olmasıydı. Hatta sonra anlayacaktım ki, hiç hayal edemeyeceğim olağandışı günlere de neden olacaktı. O pusulayı otel odamda bulduğum gün gibi.

Tatilde her sabah erken saatte plaja inip şezlong tutmak gibi çok mühim bir görevim vardı, ama o ilginç günün sabahı yeterince erken kalkamamıştım. Nasıl olsa geç kaldım diye düşünerek bembeyaz yatağın keyfini çıkardım bir süre, sonra da kalkıp yoga matımı açtım. Matın üzerinde sırt üstü uzanmış gözlerim kapalı yattığım bir anda zihnimdeki durağanlık birden yerini bir maymun gibi daldan dala zıplayan düşüncelere bıraktı. Nefesime odaklanıp zihnimin tekrar sakinleşmesini sağlamak yerine gözlerimi açtım. Ne de olsa bir tatil köyündeydik ve çevremde gördüklerim de zihnimi sakinleştirebilirdi. Ama öyle olmadı. Mattan kalkmak için doğrulurken sehpanın alt yüzeyine iliştirilmiş bir kağıt parçası gördüm. Kâğıdı görüp de geçmek mümkün değildi çünkü üzerinde ismim yazılıydı. Bir an ne yapmam gerektiği ile ilgili küçük bir kalp çarpıntısı yaşasam da kendimi sehpanın altında buldum. Kâğıdı hafifçe yapıştırıldığı yerden çıkarıp açtığımda karşımda büyük harflerle yazılmış kocaman üç kelime duruyordu:

KOD ADI: SARSAK

Hemen altında da bir cümle yazılıydı:

“Bu gece saat 02:52’de Beach Bar tabelasının tam önündeki plaj şemsiyesinin 5 şemsiye solundaki 2 şemsiye önündeki şemsiyenin orada bekleniyorsunuz.”

 

Pusulayı okuduğumda ilk gördüğüm andaki heyecanım geçmişti. Nedense ilk aklıma gelen bunun babamın bir oyunu olmasıydı. Annem tatillerde yaşıtlarımla tanışmam için beni motive edici sözler söyler durur, babam ise bunun pek de gerçekleşmeyeceğini bildiği için beni oyalayacak bu tarz oyunlar üretirdi. Ona oyununu anladığımı söyleyecektim. Hem de ilk fırsatta. Bütün gün pusula kâğıdını babamın gözünün içine sokarmışçasına durumlar yarattım, ama bana mısın demedi. Ben de pes edip onunla oynamaya karar verdim. Hiç bitmek bilmeyen günün sonunda genelde alışık olmadığım ve çok içtiğim kahvenin de etkisi ile odamda gözlerim fal taşı gibi açılmış saatin 02:00 olmasını bekledim. Sonunda 02:35 gibi odadan çıkmaya karar vermiştim. Dışarıda kimsecikler yoktu. Otele geldiğimizden beri yaptığım “Yaşıtlar Gözlemi”mde gördüğüm üç dört kızlı ya da erkekli gruplar halinde takılan gençler belki ayaktadırlar diye tahmin ediyordum, ama onlar da ortalarda yoktu. Bir an ürperip kendimi çok yalnız hissettim. Tam geri dönmek üzereydim ki, elimde sıkı sıkı tuttuğum ve pusulayı içine sakladığım kitabımın karakterlerinin bana eşlik ettiklerini gözümde canlandırdım. Buluşma noktasına doğru yavaş adımlarla yürürken benimle birlikte yürüyorlardı. Biraz rahatlamıştım, adımlarımızı hızlandırdık.

 

Pusulada belirtilen noktaya yaklaştığımda şemsiyenin etrafında birden fazla kişinin durduğunu anlamıştım. Babam kendinden başka üç kişiyi de mi getirmişti diye aklımdan geçirsem de bu düşünceyi bırakmam ve bu dört kişinin kim olduğu ile ilgili gerçekten meraklanmaya başlamam uzun sürmedi. Benim yaklaştığımı hissettiklerinde sessizleşmişlerdi. Derin bir nefes alıp birkaç büyük adım attım. Yüzler karşımda belirginleşti. Hep bir ağızdan, sanki önceden anlaşmış gibi adımı söyleyerek merhaba dediler. Hemen sonrasında içlerinden en yaşlı ve grup lideriymiş gibi gözükeni devam ederek, “kimin mesajını aldın?” diye sordu. Biraz duraksadıktan sonra, “Sarsak’ın?!” diye cevap verdim. Bunun üzerine küçük bir kahkaha atan sevimli adam “usulüne göre olsun diye sordum” dedi. “Hepimizle karşılaşmıştın aslında ama yine de şimdi tam anlamıyla tanışalım, ben Faruk.” Hemen ardından diğer üç kişi ile de resmen tanışmış oldum: Ece, Alp ve Rengin. Bu dört kişi ile rüyaymış gibi algınabilecek o ortamda tanışırken beynimin bir tarafında korku duygusu güven duygusunun önüne geçiyor ve kötü senaryolar üretmeye çalışıyordu. Beynimin diğer tarafı ise daha rasyonel bir işlev ile hafızamdaki kayıtları gözden geçirerek bu dört kişi ile karşılaştığım, konuştuğum anlardan çeşitli kareler, sesler, hisler hatırlamaya çalışıyordu ve tüm noktaları birleştirmeye başlamıştı bile.

 

Faruk havaalanından otele bizi getiren transfer aracının şoförüydü. Yoga matımı araçta unuttuğumu fark etmemiş şekilde resepsiyonda öylece beklerken burnumun dibinde belirmiş, ben de matı onun elinden alırken yakasındaki isim rozetine bakarak ona nazikçe teşekkür etmiştim. Oteldeki ilk akşamımızda tatilin en sevmediğim yanı olan açık büfenin önünde Ece ile çarpışmıştım. Ece tekrar tekrar benden özür dilerken, ben de elindeki tepside boş bir şekilde dönen kadehe bakıyordum. Kadehin içinden kurtulan şarap elbisemin bordo deseni ile bütünleşmeyi seçmişti. Üzerimi değiştirmek üzere odaya çıkarken asansördeki yaşlı çifte kapıyı tutmaları için işaret yaptığım bir anda arkamdan bir ses, “Hanımefendi, oda kartınızı düşürdünüz” diyerek beni durdurmuştu. Bir bellboy, yani Alp, bana doğru bir kart uzatıyordu. Bir elimi ona doğru uzatırken diğer elimle cebimi yokladığımda oda kartımı düşürmediğimi anlamıştım. Odama vardığımda üzerimi hemen değiştirmemiş, oyalandıkça oyalanmıştım. Sonunda odadan tam çıkmak üzereyken kapıyı bloke eden bir şey olduğunu fark etmiştim. Bir housekeeping servis arabası tam kapının önünde duruyordu. Koridora doğru seslendiğimde kapının önü açılmış ve karşımdaki kadın, yani Rengin, tatlı mı tatlı bir tonda benden özür dilemişti. Bana anında Hafize Ana’yı anımsatan gülümsemesi ve bakışlarından birkaç saniye kopamamıştım.

Rengin’in bakışlarından kendimi koparıp dördüne birden bakmaya çalıştım ve biraz da sesimi yükselterek sordum: “Sarsak kim?” Rengin anaç ama aynı zamanda ciddi bir tonda konuşmaya başladı: “Fazla zamanımız yok. Eğer bize katılmayı kabul edersen tekrar bir araya gelip daha detaylı planımızı anlatabiliriz, ama şu anda söyleyebileceğimiz tek şey şu: Sarsak bir papağan. Oteldeki beş papağandan biri ve onları senin de yardımınla kaçırmayı planlıyoruz.” Otele geldiğimiz ilk gün papağanlardan birinin sesini duymuş ve sonra da ihtişamlı kafeslerinin bulunduğu yere gidip hepsiyle teker teker tanışmıştım. İlgi çekici görüntü ve sesleriyle otel ortamında daha çok bir dekor gibi durmaları beni üzmüştü. Onlarla kimin ilgilendiğini, konuştuğunu merak etmiştim. “Neden kaçırmak istiyorsunuz papağanları?” diye sordum Rengin’e. “Onları özgür mü bırakacaksınız? Nereye bırakacaksınız? Nasıl yaşayacaklar? Yaşayabilecekler mi?” Peşi sıra sorularım gelirken hepsi birden daha sessiz olmam için işaret yaptı. “Hayır” dedi Ece, “onları öylesine salıvermeyeceğiz, onların evlat edinilmelerini sağlayacağız. Papağan uzmanı birisi bize yardım ediyor. Her bir papağanı kimin evlat edineceği de belli. Hepsi kendi özelliklerine göre en uygun ailelerle eşleştiler.” Kendinden emin bir gülümseme hepsinin yüzlerinde belirmişti. “Var mısın, yok musun?” diye sordu Alp.

 

Odama çıktığımda sessiz olmaya çalışıyordum ama ilk önce ayağımı banyo kapısına çarptım, sonra da lens solüsyonu şişesini yere düşürdüm. Yan odadaki annemle babamın uyanmamış olduklarını umarak, baş ucumdaki lambayı yaktım ve “Kod Adı: Sarsak” için “varım” der demez elime tutuşturdukları dosyayı yatağın üzerine attım. Hemen okumaya başlamak istemiştim. Başlamasına başlamıştım ama daha üçüncü sayfada gözlerim kapanır gibi olmuştu. Lambayı söndürüp söndürmediğimi hatırlamıyorum, gözlerimi tekrar açtığımda lamba kapalıydı. Lambayı açıp okumaya devam ettim. Açtığım sayfa çoğunluğu boş bir sayfaydı. Tam ortada büyük harflerle sadece bir kelime yazılıydı: KORKULAR. Bu sayfanın hemen sonrasındaki sayfayı açtığımda papağanların çok hassas ve empati kurabilen canlılar olduğundan bahsedildiğini gördüm. “Duygularınızı gizleyemezsiniz, hemen hissederler, auralarınızı görebilirler” diyen bir cümle vardı. Ne kadar ilginç diye düşünürken, bir sonraki cümlede adımın geçtiğini gördüm. Bana bazı sorular soruyorlardı. “Senin korkuların neler? Papağan seninle karşı karşıya geldiğinde sendeki hangi korkuları, duyguları hissedecek? Korkularının neler olduğunu bulduktan sonra ne yapman gerektiğini bu dosyanın en son sayfasında göreceksin. Şimdi hemen o sayfaya bakma sakın” yazıyordu. Biraz da bozulmuş bir şekilde “iyi, peki, bakmam” diyerek dosyayı kapattım.

Sabah uyanır uyanmaz saate baktığımda gözlerime inanamıştım, hemen toparlanıp kendimi önce koridora sonra da asansörlerin birine attım. Asansördeki çifte günaydın dediğimde bana zoraki bir günaydın dediler, sonra da kendi aralarında konuşmaya başladılar: “Nasıl kaçmışlar peki? Kafeslerin kapılarını mı açmış birileri?” Beynimden aşağı kaynar sular döküldü sanki, konuşmaların geri kalan kısmını duymadım. Lobiye çıktığımda papağanların kafeslerinde olmayışıyla ilgili hemen hemen herkes bir uğultu halinde konuşuyordu. Kahvaltıya gitmek yerine kafeslerin olduğu yere gitmeye karar verdiğimde nasıl bir sahne ile karşılaşacağımı bilmiyordum. Benim eşleştiğim papağanın kafesini buldum ilk önce. Bir Afrika Gri Papağanı. Nam-ı diğer Jako. Yerde duran bir gri tüyü elime alır almaz düşüncelere dalıyor gibi olsam da hemen odama geri dönmem gerektiğini hissettim. Koşar adımlarla odama çıktığımda gözlerim dosyayı aradı ama hiçbir yerde yoktu. Tekrar tekrar baktım. Yorulup yatağın üzerine oturduğumda dosyanın sonundaki notu okumamış olduğumu hatırladım. “Açığa çıkan korkularımla ilgili ne yapmam gerektiği yazılıydı” diye kendi kendime konuştuğumu yakaladığımda kocaman bir esneme eşliğinde yatağa uzandım. “Şimdi ne yapacağım?” dediğim ya da benim öyle sandığım bir anda kapı çaldı ve o yumuşacık anaç ses yankılandı: “Housekeeping. Temizlik için geldim.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR