Kuklanın Perdeleri
29 Mayıs 2019 Öykü

Kuklanın Perdeleri


Twitter'da Paylaş
0

I

Gitmek, ne için? Yolu görmek, bilmek için mi, geri dönmek için mi? Hayır, dönemezsin bu sefer. Bunu bilmek karnındaki sancıyı artırıyor. Son düşüncesi yolu mayalıyor içinde. Nerede?

Ne zaman?

Nasıl?

Bir daha olmayacak, görülmeyecek bir yangın. Söndüğünde? Kül mü?

Yangın; ateş, kıvılcım ister, sürtünme. Ne cesaret ama: Gecenin karşısında konuşur gibi, kırılmış bir dal, o dalın ucundan sürüklenmiş; toprağı yadırgamış ete kemiğe bürünmüş biraz su, biraz yeşil gibi.

Gidecek misin? Bekliyorsun, yol senin üstünde dönsün istiyorsun. Götürsün, olduğun yerden olacağın yere. Yerinin korkusuna bulanmak istiyorsun. Bir şehir sözgelimi küme küme bulutlar giderek kararsın arkanda şehir önünde şehir ortasında deniz ufak ufak kıpırdansın. Gün devrilsin sonra, hafifçe bir rüzgâr essin. Yağmur yakalasın seni. Betimlemenin karşı konulamaz çekiciliği bütün görüntüyü dondursun. Geçip gitsin bütün insanlar, giderken tükensin, kaybolsun, bitsin.

Yürümek sonra ama bütün labirentler gibi sokaklar da yolu içerir. Binaların köşelerinden dönen rüzgar gibi, bir türlü çıkış bulamamış ama aslında hiç aramamış yönü başka yolu başka insanlar gibi, labirentin oylumlarından bir can bulup çıkaran, devinen her şeye tehlike diye bakan, duran her şeyden tiksinen vücudu da yola devinen biraz mavi biraz deniz gibi.

Yürüyecek misin? Hâlâ bekliyorsun. Başka yollar geçip giderken bekliyorsun; soyunuk, temelsiz, kirli. Güneşe bu kadar bakmasaydın, bu kadar oturmasaydın masalarda, yürürken titremeseydi bu kadar ayakların, görmeseydin, misafiri olmasaydın bu kadar, parça parça konuşmasaydın; biraz da ağzından

                                                            kulaklarından

                                                                                    gözlerinden

                                                                                    baksaydın

                                                            duysaydın

                                           konuşsaydın

                                          dünyayla

                                                            dünyayı

                                                                                    dünyaya.

Bu kadar parlak olmasaydı ellerin ama bu kadar, bu kadar başka yollar beklemeseydin zehir gibi, dizginlerinden boşanmış gelen düşler gibi, yukarıda bir yerde sallanan, tutulamayan, arada duraklayan, kıvrılan, göze göz dişe diş duruşlar gibi, kaynayan suyun fokurdaması biraz ses biraz heyecan gibi, sondan önce sona doğru duran, eğilip bakan göz gibi… Gidebilirdin.

II

Dinliyorsun ve isyan etmek istiyorsun. Çünkü gitmek, daima bir itirazdır. Trajiğinin kaybolduğu yerde yol başlıyor. Belki bir divandır yol. Durakları, ölçüleri belli, şairinin sahnelerinde gezdiği, şairin sahneleri yola dizdiği.

Düşünüyorsun.

Her şey bir sesle seslenmede. Duyulabilecek mesafede duruyor zaman. Öksürüğe boğulmuş, yaşlandıkça duyuruyor geçmişi. Her şey bir gözle gözlenmede. Yıkılmış mesafelerin öncüsü zaman. Kanlı balgam gibi koptu öksürdükçe içinden bıraktı tuttuğu eli. Duyuları yoğurmada her şey. Su katılmış, buharlaşmış bit yolculuğu kovalıyor, cümlelerin üstü çiziliyor, yine de onlar bekleniyor.

Her şey bir şeye doğru ayrılıyor.

Her şey düşünde düşünce kılığına giriyor.

Her şey alışmadığı sulara doğru yüzüyor, biliyor döndüğü yönü.

III

İsyanın sese karışamıyor bir türlü. Muannit geliyor aklına. Kovuyorsun hemen. Sen de yüzünde örümcek ağları hissediyorsun. Durup dururken gözlüğünü çıkarıp yüzünü ovuşturuyorsun. Bir sapma. Belki de cidden örümcek ağlarını, eline bulaşmış, görmek istiyorsun.

Kendini ağlara boğmaktan usandığında bir sevgili düşlüyorsun. Odanın içi kararıyor birden, başına zeytin çekirdeği kadar bir ağrı saplanıyor. Ağrının yerini arar gibi elini saçlarının arasında gezdiriyorsun. Başka bir el, başka bir düş.

Senden saçlarını alacaklarmış gibi korkuyorsun. Hiçbir şey senin olmamalı sadece senin uzanabileceğin uzaklıkta durmalı. Zeytin çekirdeği başından inip omuzlarına uğruyor, oradan da parmak uçlarına dağılıyor. Ağrı vücudunda geziniyor, sen boşluğu süzüyorsun. Sevgili çok sabit, basit bir metafor bırakıyor ağzına, dibi olmayan bir kuyuya düşüyorsun, o an, bakışların boşlukta, zihnin kuyudayken bir kelime seni çıkarıyor. İncir mi, bıçak mı, diş mi? İncir ve zeytin birlikte yetişmeli, iyi bakarlar birbirlerine. Zeytin ve incir ağrında böyle buluyor seni. Kanepede şöyle bir kıpırdanıyorsun.

Boşlukta bir güneş doğuyor. Işıksız, bütün gözeneklerini seçebiliyorsun. Yakmıyor, sana doğru yaklaşıyor. Bütün mesafeler gibi güneş de yaklaştıkça boğazını kurutuyor.

IV

Mutfağa doğru yollanıyorsun. Su ısıtıcısının fişini çekiyor, ağzına kadar dolduruyor, getirip odadaki tek prize takıyorsun. Kanepeyi ısıtıcıya bir kol mesafesine kadar çekiyorsun. Düğmeye basıp bekliyorsun. Su kaynamaya başlıyor, kabarcıkların sesi sana tuhaf bir haz veriyor. Suyun ısıya doyduğunu haber veren tık sesiyle yüzünde hafif bir gülümseme beliriyor. Kaynayan su buharlaşıyor, kendi içinde kabarıp yol alıyor. Bu yolculuk tüylerini diken diken ediyor.

V

İnsan saçıp savurmaya oldukça meraklıdır ama kıskançtır da. Seçer neyi savurup neyi saklayacağını. Sözgelimi merhametini kıskanır da nefretini saçıverir. Az olanı mı kıskanır sadece? Fedakarlık mesela. Sınırlıdır. En iyisine kullanmak ister, hayır sadece mecbur olduğuna kullanır onu insan: oğluna, kızına, eşine annesine… Öyle yetişmiştir çünkü baba evladı için fedakarlık yapmalıdır. Baba olduğu için. Ve ey siz, bütün bunlardan hatta alışkanlıklardan bile mahrum olup en iyisine sahipmiş gibi davrananlar, evet siz çaresiz bakışlarınızı kuşanıp beni de çaresiz bıraktınız.

Böyle biten bir intihar mektubu hazırlamıştın. Melodramın sınırlarında trajik aramak hoşuna gitmişti. İyice melodrama bulanınca bu mektubu yırtabileceğini fark ettin. İşte, çare diye düşündün kâğıdı yırtarken.

VI

Peygamberi bir pencere gibi düşünüyorsun.

İstediğini açık eden istediğini örten bir pencere.

İçindeki peygamber yükleniyor perdelerine.

VII

Bir daha basıyorsun ısıtıcının düğmesine. Fokurdamaya başlayan su bu sefer seni heyecanlandırmıyor. Bitirmek lazım artık diye düşünüyorsun, sınıra geldik ve bize bu sınırı aşacak bir lider lazım. Seni bu kanepeden söküp sokağa dökecek, yalın ayak yürütecek, dağlara taşlara savuracak bir merhamet. Tık sesiyle dağılıyor düşüncelerin.

Odadan çıkarken kapının ağzında duruyorsun bir an. Kukla diyorsun kendi kendine. Bir kukla. İpi çekinlince hareket eden, yönelen, handiyse canlanan. Gösteri bitince toplanıp kaldırılan, başkasının sesiyle söyleyen, başkasının eline muhtaç ama diyorsun artık kimse Gepetto değil. Bir insan yaratmak, yönlendirmek kimsenin harcı değil artık. Boşluklarını dolduracak ne bir liderin var ne de pencerelerini kapatacak bir peygamberin. Yoruluyorsun birden çöküveriyorsun kapını ağzına. Basit bir görüntü, bir hayal canlanıyor gözünün önünde. Bembeyaz bir ışık yok ediyor gölgeni. İki elin de havada, avuçların yukarı bakıyor, kalıyorsun öyle. Beyaz ışık delik delik sızdırıyor bir kokuyu. Tanıyorsun. İpi çekiliveriyor kuklanın, dudakları kımıldıyor. İki hece. Durmadan tekrarlıyorsun. Avuçlarını yere çeviriyorsun ışığı itip de ondan güç alacak ve ayağa kalkacakmış ya da karşında sana silah doğrultmuş birini sakinleştirip hayatını kurtarmaya çalışıyormuş gibi. Hayatın ellerinin altından kaçıp gitmek için ani bir hareket bekliyor sanki. Gözlerin karşındaki kapıyı seçebiliyor artık, ışıktaki delikler büyümüş, kesik kesik gelen koku dört bir yanını doldurmuş, avuçlarını halının üstüne koyup kapıya doğru emekliyorsun. Emekledikçe bir ses bekliyorsun kokunun bir sesi de olsun çağırsın artık seni. Duyuyor musun, konuşuyor sanki. Midene saplanan bir sancıyla irkiliyorsun, kalkıyor bütün perdeleri aklının. Kapıyı açıyorsun.      


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR