Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

8 Aralık 2021

Öykü

Memur

Mustafa Seyfi

Paylaş

4

0


Memurdu, hafta içi tutsaklık. Yalnız hafta sonu yaşayan yarım ölülerden.

            “Abi, hiç olmazsa sigortan tam yatıyor.”

Kafasını kaldırıp yanı başında dikilen genç adama baktı. Sırıtkan, saçları yanlardan sıfır tıraşlı, kirli sakallı.

“Hem biz cumartesileri bile çalışıyoruz.”

Genç adam haklıydı. Memurlar hafta sonu yaşarlar yalnızca, ama özel sektör işçileri pazar günleri bile ölüdürler. Gene de kafasını bir hak muhakemesiyle yormak istemiyordu memur. Genç adamın çınlayan “özel” sesini duymamak için, kulağını tıkadı. Sonra da kaleminin ucuna hohlayarak kâğıda gömüldü tekrar.

Memuriyetin ölgün rutini, kansız mengenesiyle her geçen gün biraz daha çöküyordu üzerine.

“Mengene nedir abi?”

Kalemi kâğıdın üzerine bıraktı, omzu üstünden eğilerek beyaz kâğıdı masmavi işgal eden kargacık burgacık harfleri ciddiyetle seyre dalmış genç adama döndü tekrar.

“Valla abi, kıymetini hiç bilmiyorsunuz bu memurluğun” dedi ve elindeki ağır soğan kokulu paketi bırakıp çıktı genç adam.

Memur genç adamın arkasından bakakaldı, diline gelen küfürleri etrafını saran masalardaki mesai arkadaşları duymasın diye dudağından çıkmadan imha etti. Etrafına göz gezdirdi; cam kenarındaki masada oturan Ayşen Hanım, güneşin ışıttığı pencere camındaki yansımasına bakarak rujunu düzeltmenin telaşında. Kendini en köşeye atmış Kel Yılmaz, terleyerek bilgisayar ekranına bakıyor. Tam karşıdaki Sarışın Ceren’in açtığı ucuz şarkı, son ses gümlüyor. Cam bölmenin ardındaki müdür vekili, çok hatırlı misafiriyle gürültülü kahkahalar atarak, birbirlerine ikram ettikleri sigaraların dumanıyla bütün odayı zapt etme konusunda birbirleriyle yarışıyor.

İçine gene dibi görünmeyen bir sıkıntı geldi yerleşti. Yıllardır mahkûm olduğu bu masa, üzerine idamlık gibi giydiği bu gömlek, bu kravat, kol düğmeleri, her sabah mıntıka temizliği gibi mecbur parlatıp taradığı, fakat eve gelir gelmez yıkayıp salıverdiği saçlar, ayağındaki cilalı ruganlar, ütüsü nizami pantolon, Sodexo kartı ile tıkındığı kötü yağlarda pişmiş kanserojen yemekler, on dakika molalarda saçak altında tüttürülen, parmaklarını sarartan sigaralar… Her şeyden nefret ediyordu, hayatına dair her türlü detayın en büyük düşmanı en önce kendisiydi.

Hâlbuki bütün bu çamurun içinde, ne de güzel karar vermişti işte dün gece. Mesai saatlerinde herhangi bir işle ilgilenirmiş gibi oturup yazacaktı. Yanından biri geçerse sümen altı edecekti yazı kâğıdını. O da mı olmadı? Açacaktı bilgisayarı, fark edilirse hemen başka bir sayfaya tıkla ve Word’ü kapat, nereden bileceklerdi?

Fakat beklenmedik engeller vardı hep çevresinde. İşte dürümcünün geveze kuryesi, Ceren’in kulak zarlarına düşman şarkısı, Ayşen Hanım’ın rujunu düzeltsin diye açtığı camdan suratına vuran gün ışığı, Kel Yılmaz’ın ter kokusu, müdür vekili ve çok hatırlı misafirinin sigara dumanıyla süslenmiş tiz kahkahaları…

Olsun, hiçbiri mühim değildi. Köpekbalıkları ile dolu bir havuza dalmadan önce ciğerini nefesiyle dolduran bir dalgıç gibi şişirdi göğsünü, vücudunu 35 derecelik bir açıyla bükerek kâğıdın üzerine eğildi.

Memurdu, hafta içi tutsaklık. Yalnız hafta sonu yaşlanan yarım ölülerden.

Yaşlanan değil, yaşayan olacaktı. Kelimenin üzerini çizip yaşayan yazdı tekrardan.

Memuriyetin ölgün rutini, kansız mengenesiyle her geçen gün biraz daha çöküyordu üzerine.

Durdu, ne ekleyeceğini bilemedi üstüne. Hâlbuki geveze kurye araya girene kadar ne de güzel aklındaydı yazacakları. Oysa şimdi daldığı havuzda nefessiz kalmış, etrafındaki terli, gürültücü, patavatsız, yalaka, çeşit çeşit köpekbalıkları tarafından çembere alınmıştı. Masasının üstündeki ağır soğan kokulu paketi alıp dışarı çıktı. İlk ısırıkta kenara bıraktı dürümü. Bir sigara yaktı. Geçip giden aceleci yayaları, sarı taksileri, otobüsleri, rayları kulak tırmalayan tramvayı seyretti. İnsanlar toplu taşımalara binmek için sıra bekliyorlardı, iyi bir iş ve ev sahibi olmak için sıra bekliyorlardı. Hayatları, ömürleri birilerinin ardında, bitmeyen bir sırayı beklemekle geçiyordu.

Şehir bütün kargaşasıyla önünden akıyordu bir resmigeçit havasında. Sigarasını kargaşaya üfledi. Birden gözleri büyüdü, izmarit dudağından düştü, aklının pencereleri açılıp içeriye taze hava doluştu. Kargaşa! Evet, aradığı sözcük buydu.

Hemen içeriye koştu ve gürültüyle masasının başına geçti. Mesai arkadaşları kafalarını kaldırıp şaşkınlıkla baktılar kendisine. Alışmamışlardı ki bir gün olsun kendi kişiliğini sersin şu masanın üstüne, sandalyeye oturan ham cismi değil, pişmiş ismi olsun; her denileni bir esir mahcubiyetiyle kabul etmeyip karşı çıksın; ‘hayır’ı bir yanıt olarak değil, bir duruş olarak kullansın.

Şimdi hepsinin zamanı gelmişti nihayet. Her şey hazırdı, kalemin ucuna hohladı alışkanlıkla yine. Sonra da eğildi kâğıda, kalemi tutan eli paslı bir dişli gibi işlemeye koyuldu:

Memurdu, hafta içi tutsaklık. Yalnız hafta sonu yaşayan yarım ölülerden. Nasıl yaşayacağı konusunda acemi, acemileştirilmiş daha da vahimi. Kölelik kurumunun modern bir şubesi. İlkin özgür olduğuna inandırılmış, fakat yaşamaya vakti yok. Bir saniye bile. Hafta sonları âşık olabilir ancak, sevişirken kıyafetlerini çıkarmaya dahi mecali yok. Çünkü memuriyetin ölgün rutini, kansız mengenesiyle her geçen gün biraz daha çöküyordu üzerine. Rutin; sonsuz bir uyku hali. Hastalığın, acı bir kaybın, ölümün ötesinde çalar saati olmayan bir uyku hali. Uyurken odanın her santimetrekaresine dolan, o bayat, o ekşimiş kokunun adı ise KARGAŞA.

Yazdıkça derinlerine bir ağaç kök salarak yerleşiyordu sanki. Kafasını kâğıttan kaldırıp odanın içindeki arkadaşlarına göz gezdirdi. Uzun yıllar var ki ilk defa onlardan biri değilmiş gibi, olmak istediği o adam olabilmiş gibi duyumsuyordu kendini. Tıkılıp kaldığı uzay mekiği, modüllerini atarak dünyadan uzaklaştıkça ferahlayan bir astronottan farksızdı şu an. Kelimeler hudayinabit dökülüyordu kâğıdın üzerine, yıllardır saçma sapan hesaplar ve faydasız telefon numaralarını not etmekten başka bir işe yaramayan kalemin mürekkebi, ilk defa kanlanıp canlanan harflere can veriyordu.

Bu öyle bir kargaşadır ki…

Telefonu çaldı, korkuyla sıçradı yerinden. Dahiliden baktı, yalaka müdür vekiliydi arayan. Başını çevirip cam bölmeden baktı, yalaka herif bir eliyle ahizeyi tutmuş, diğeriyle de kendi önündeki telefonu gösteriyordu gayet eğreti bir ciddiyetle. “Neden gelip seslenmiyor ki?” diye düşündü içinden memur, telefonu yavaşça kaldırırken.

“Memurum,” dedi sert bir şekilde yalaka müdür vekili “bu ayın bordro kesintileri gelmedi hâlâ masama?”

Memur, kulağı telefonda, gözleri cam bölmede bekledi birkaç saniye. Dünyanın en ilginç telefon diyaloğunda yardımcı oyuncuydu, hatırlı misafirinin yanında canı birilerine fırça atmayı çeken yalaka vekilin oyuncağıydı.

“O kesintileri ben değil, Ayşen Hanım yapacaktı sayın müdür vekilim.”

Ayşen Hanım tırnaklarına parlatıcı sürmekle meşguldü. Memurun bu ithamını duyunca önce müdür vekilinin bulunduğu cam bölmeye kaçamak baktı, sonra da karşısındaki memura tehditkâr bir bakış atarak tuvaletin olduğu koridora sıvıştı. Müdür vekilinin rengi attı, çok hatırlı misafirinin yanında müdür değil de vekil diye çağrılmak ağırına gitmişti besbelli. Telefonu kapatmadan ahizeyi masasının üzerine bırakıp cam bölmeden çıktı ve memurun masasına yöneldi. Ceketinin düğmesini önce ilikleyip sonra çözdükten sonra kolunu masaya dayadı ve:

“Bu ne demek şimdi?” deyiverdi sesi titreyerek.

Memur şaşkınlıkla:

“Anlamadım müdür vekilim?” deyiverdi.

Müdür vekilinin rengi kırmızıdan karaya eviriliyordu. Kendini tutmaya, bir toyluk yapmamaya çalışarak:

“Kesintiler!” dedi. “Bordro kesintileri nerede diyorum sana, sen ise bana Ayşen Hanım diyorsun!”

Memur bir karşısındaki adama, bir kendilerini izleyen mesai arkadaşlarına, bir de önündeki kâğıda baktı anlamsız gözlerle. Müdür vekili bu suskunluktan hoşlanmamış olsa gerek:

“Hem neyle uğraşıyorsun kardeşim sen, neyin hesabını yapıyorsun batık bakkal gibi sabahtır?” dedi ve memurun önündeki kâğıdı, avına pençesini geçiren bir yırtıcı gibi hışımla söküp aldı.

Memur:

“Durun!” diyene kadar da kaşla göz arasında yırtıp un ufak etti kâğıdı.

Kâğıdın parça pinçik cesedini masanın üstüne fırlatıp:

“Mesai bitimine hazır olsun kesintiler!” diye gürledi müdür vekili. Devamında muzaffer bir edayla, alt ettiği memurdan başlayarak odadaki diğer beyaz yakalı işçilerin üzerinde göz gezdirdi ve gülerek yerine, çok hatırlı misafirinin yanına döndü.

Memur masanın üstündeki ceset parçacıklarına baktı. Nasıl olup da bir türlü hayatını zapt eden bu beton kozadan sıyrılamadığının açık seçik vesikasıydı bunlar. Elinde yetim kalan kalemi orta yerinden kırıp hükmünü açıkladı: Bir daha ne yazacak ne de okuyacaktı, hatta hayal bile kurmayacaktı.

İkiye bölünen kalemi, bir yakınını mezar çukuruna bırakır gibi usulca çöp kutusuna bıraktı. Ve önce takvime, sonra duvarda esir saate baktı; günlerden Cuma, saatlerden 17:13. Hafta sonu tatiline on yedi dakikacık kalmıştı sadece. Acı acı gülümsedi kendi kendine ve son defa içinden tekrarladı:

Memurdu, hafta içi tutsaklık. Yalnız hafta sonu yaşayan yarım ölülerden…

Başlıktaki görsel: Leon Zernitsky, Bureaucracy

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Nisan Ayının 7 KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

2 Temmuz 2025

Ankara'da Hafta Sonu Kaçamağı: Nereye ..

Ankara’dan çok da uzaklaşmadan hafta sonuna eğlence, keyif ve dinlendirici bir tatil deneyimi eklemek ister misiniz? Başta Ankara Kızılcahamam termal otel seçeneği olmak üzere Ankara’ya yakınlığıyla bilinen en konforlu ve uygun maliyetli seçenekleri sizi..

Devamı..

Kafkaesk Bir Film: Birdman

Yalçın Yokuş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024