Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

14 Mart 2021

Öykü

Oyuk

Nilay Öner

Paylaş

4

1


O sabah kendimi bir telaşla evden dışarı attım. Yağan yağmura aldırış etmeden ayaklarım yerdeki su birikintilerine bata çıka, benden bağımsız, beni oraya götürüyordu. Pasajın kapısına vardığımda bir müddet durup, yan taraftaki camcının camından kendime baktım. Yüzüm gözüm ıslak, gömleğimin üstten üçüncü düğmesi kopmuş, ayakkabılarımın çamur içinde, eteğimin soğuk bir aralık gününe göre fazla ince olduğunu fark ettim. Tam o sırada bacaklarımın açıkta kalan kısmındaki tüylerim rüzgârın etkisiyle diken diken oldu. Kırk beş dakikalık yolu saniyeler içinde gelmiştim, hatta o saniyeleri düşünmeye kalksam muhtemelen hatırlamazdım bile. Evimizin içinden pasaja çıkan kısacık bir tünel varmış da ben de o tünelden geçmişim gibi. Üstümü başımı düzeltmeye, saçlarımı parmaklarımla taramaya, kopan düğmemin yerine takmak için çantamda iğne aramaya başladım. Günlerdir aynaya bakmadığım  için yüzümün solgunluğunu fark etmemiştim. Eteğimin kırışmış yerlerini ellerimle düzeltmeye çalıştım, hazır olduğumu düşündüğüm an, ki buraya geleceğim vakitler kendimi asla hazır olduğuma ikna edemezdim. pasajın içindeki sağdan üçüncü dükkânın önünde durdum. Çoğu zaman eskimiş kitap kokusunu henüz içeri girmeden, hatta pasaja bile girmeden aldığımı hissederdim. Kapısında, sırılsıklam olmuş bir sokak köpeğini andıran şapşal halimle belirdim. Semaverdeki çayın demini kontrol ediyordu, arkası dönüktü. Yüzüme baktığı an, aynada kendimi perişan halde görmüşüm gibi, saçlarımı ellerimle tekrar düzeltmeye çalıştım. Oysa yüzünde tek bir hareket bile yoktu, aslında bana baktığından bile emin değildim, sadece beni görsün istiyordum.

“Sobayı senin için yaktım, biraz geciktin ama iyi oldu, dükkan yeterince ısınmış oldu, gel de biraz kurulan şurda,” dedi. Ben bile evden çıkarken ona gideceğimi bilmezken üstelik…

Masasının yanındaki tabureye müşterilerden birinin bıraktığı emanet poşet gibi iğreti oturdum. Ellerimi birbirine kavuşturduğum bacaklarımın arasında ısıtmaya çalıştım. Demlediği çaydan bir bardak doldurup bana uzattı, ona bakmadım. Nazlandığımı bilmiş gibi, hadi ben bugün sana hizmet edip şımartayım, diyerek, pasajın içindeki Müjgan ablanın en sevdiğim kurabiyelerinden getirip çay ile birlikte servis etti. Kendine de bir çay doldurarak koltuğuna kurulup kitabını okumaya koyuldu. Ben de onu seyretmeye başladım…

Her zaman olduğu gibi o sabah da yine siyahlar içindeydi. Onun hayatında başka renklere yer yoktu. Anlayamadığım şey, hep aynı şeyleri giyip, bana her seferinde nasıl oluyor da farklı giyinmiş geliyor olmasıydı. Onda son derece şık duran her şeyin hem farkında, hem de hiç farkında değilmiş gibi takındığı halleri beni sinirden öldürüyordu. Yüzüme bakmadan konuşan ukala –hayır ukala değil, daha çok havalı, ya da belki ukala bilmiyorum– hallerinde beni cezbeden, duygudan duyguya götüren bir başkalık vardı. Boynunda yağlı ipe, siyah renkte-hayır tam olarak siyah diyemem, kahverengi, yok kahverengi de değil, yanık kahvede anlaşalım – doksan bir adet boncuğun dizildiği, ilk taktığı güne nazaran şimdilerde biraz soluk bir tesbih taşırdı. Yüzüne baktığım vakit, kendimi ılık bir nehre bırakıyorum gibi hissederdim. Gülümsediğinde –kahkahayı yavan ve sahte bulduğu için hep gülümserdi– dudağının kenarından bir ip sarkardı. Ben o ipe güven tuttururdum. Ona olan hayranlığımı dizginleyemediğimi hissettiğinde:

“Aşk diye adlandırdığımız, aslında içimizde bastırdığımız duyguları taşıyamaz hale geldiğimizde yüklemek için başka bir omuz aradığımız anlar vardır ve böyle anlarda gözlerimizin o ana kadar görmediği –çünkü görmek istemediği– her şey allanır, budaklanır, gözümüze sokar varlığını. Ruhumuz o duygunun açlığıyla alarm verir. Bir çırpıda kahverengi gözler yakut taşına, kaşlar keman yayına, yavan dudaklar kirazın alına döner. Biz de bu sanrıya aşk deriz. Halbuki o gözler ne yakuttur, kaşlar ne kemandır,ne de dudaklar öpülesidir. Bunu boşluk dediğin yüreğindeki oyuğu doldurmak gibi de düşünebilirsin. Ona yüklediklerinden ötürü açılan oyuğu ondan aldıklarınla dolduruyorsun. O da senden aldıklarıyla...” demişti.

 Onda bana hayranlık uyandıran her şeyi bir çırpıda üzerinden soyuvermişti. Fakat ben yine kendi beğendiğim elbiseyi giydirmiştim ve ne yaparsam yapayım onu gözümde sıradanlaştıramıyordum. Hatta onun bu gibi söylemleri beni daha çok kamçılamış, düşündüğünün aksini ispat etmek istercesine duygularım daha da yoğunlaşmıştı.

Evet, hayatımı kendimi ispat etmeler üzerine kurmuştum. Etrafımdaki insanlara bile, doğru diye salık verdiğim her şeyi, tek başına olduğum zamanlar bilhassa tatbik ederek, doğruluğu kendime ispat etmeye çalıştığım bile çok olurdu. Hayatta mücadele etmek zorunda olduğum kişilere ,kendimi anlatma çabasına girerdim, bunun için deliller toplardım, aksi yaşamımı gözlerine sokardım.  Aslında amacım kendimi kanıtlamak değildi, sadece hayatımı almaya çalışıyordum. Mücadeleyle uğraştırdığım benden geriye, yaşamayı unutmuş, yorgun bir ruh bıraktım.

Yaklaşık yarım saat kadar hiç konuşmadan öylece oturduktan sonra tabureden biraz daha ısınmış olarak rafa doğru ayaklandım. Parmaklarımı kitaplara dokunmakla dokunmamak arası bir temasta gezdirirken klasiklerin dizildiği rafa doğru yöneldim, daha evvel defalarca aynı senaryoyu oynamıştım… Tek tek kitapların isimlerine bakmış gibi yapıyor, aradığım kitabın önünde duruyor, üzerine konuşmak ve anlatmak için fırsat kolluyordum. Çünkü anlatmak, yemekten zehirlenmiş birinin kusması gibidir, kusarak kurtulmaya çalışıyordum…

Sağdan üçüncü rafta duran Babaya Mektup kitabını elime aldım ve yıllardır okuya okuya bilincime kazıdığım o cümleleri mırıldanmaya başladım…

“Bazen dünya haritasının önümde açılmış olduğunu ve senin haritanın üzerinde boylu boyunca uzandığını hayal ederim; ancak senin kaplamadığın ve senin ulaşamayacağın kadar uzakta kalan alanlar, benim yaşayabileceğim yerler olarak görünür bana…”

Sesiyle dalgınlığımdan sıyrıldım.

“Rahat bırak kitapları, ne söyleyeceksen bana söyle. Kafalarını şişirdin zavallıcıkların”

Diyecek hiçbir şey bulamadım, öylece baktım beni görmediğini sandığım yüzüne. Beni hayatta en net o görüyordu. Ona olan duygularımın hangi oyuğu doldurmak çabası olduğunun farkındaydı. O oyuğu kapatabileceğine inanırdım. Kapanmazdı, biliyordu. Çünkü o oyuğun dengi değildi. Hava sızdıracaktı. Yerini yadırgayacaktı, ben ise sızdıran boşlukları doldurmaya uğraşacaktım. Gözlerim yanmaya başlamıştı, ağlayacaktım. Asla onun karşısında ağlayamazdım –hayır bir tek onun yanındayken ağlayacak kadar cesurdum. Tek kelime etmeden dükkandan çıktım. Bunu hiç yadırgamazdı, duygularım beni göklere çıkarırken aynı anda o gökten aşağı bırakıverirdi, buna alışıktı…

Pasajın içinden geçerken ne hissettiğimi, ne düşündüğümü hatırlamıyorum. Kopan düğmemin yerine iliştirdiğim iğneyi çıkarıp attım. Camcının önünden geçerken sendelesem de aynadaki suretime bakmadım. Nasıl göründüğüm umurumda bile değildi. Geldiğim tünelden geri döndüm.

YORUMLAR

Guldemet Simsek

Nice oyuklar sigdirdim 40 yıllık ömrüme.Su da dengi diyemedim.Belki birini doldurabilse idim yenileri acilmazdi ya da kimi boş kimi dolu devam etmek üzerine kurulu yaşamak denen öykü... Yüreğinize sağlık, Etkileyici, hüzünlendiren ve kendimi bulduğum bir öykü olmuş...

19 Mart 2021

Öne Çıkanlar

Bir Ağacı Kesmek Bir İnsan Öldürmekten..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Aaron Boehmer

17 Ocak 2026

Kütüphaneleri Kurtarmak

Trump’ın tarihin ve bilginin arşivlemesine yönelik saldırıları gayet net bir biçimde takip edilebilse de, kimi zaman gizli saklı eylemleri de yok değil. Donald Trump’ın Amerika Birleşik Devletleri’nin kültürel hafızasını kendi algısına göre şekillendirme girişimleri dur durak ..

Devamı..

İzmir'de Yaz Tatili İçin En Güzel Loka..

Oggito

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024