Uyandı. Oda, çok basık ve havasızdı. Sarıya çalan duvar, acı yeşil rengi; yer yer tahtaları görünen eski gömme dolap, sigara dumanından kararmış grimsi perde, tozlanmış ampul… Başını yana çevirdi. Yanaklarından yol yol çizgiler inen bir yüz yanı başında uyuyordu. Ona her baktığında kocaman burnundan önce derin çizgiler yüzüne tokat gibi çarpıyor, onu sarsıyordu. Kendi teni ne kadar da pürüzsüz ve yumuşacıktı, bembeyazdı. Apak cildine uygun yanağının ortasındaki kavuniçi beni ona naiflik katıyordu. Annesinin de böyle beni vardı. Ne zaman korksa o bene dokunur, rahatlardı. Annesi, evlenmeden önce vefat etmişti. Artık kendi benine dokunarak rahatlıyordu.
Birkaç saat önceyi düşündü. Karanlığı, sokakları aydınlatan pembe ışıklı gri lambaları, yol kenarında süzülen parlayan suları, yokuş aşağı durmadan yürüyüşünü, denizden gelen keskin yosun kokusunu… Ferahladı. Her hafta olduğu gibi bugün de büyük görümcesi gelecekti. Daraldı. Mutfaktan sesler geliyordu. Yataktan kalktı. Buzlu camı olan kapıyı açtı.
“Günaydın.”
“Uyandın mı kızım?” dedi kayınvalidesi. Şu kadını görünce ne kadar içim açılıyorsa oğlu olan kocamı görünce de içim o kadar kararıyor, diye içinden geçirdi.
Kapı çaldı. Açtı. Hatice abla lacivert sabo terliklerini dışarıda çıkardı. Yaz kış bu terlikleri giyerdi. Dediğine göre şekerden şişen ayakları hiçbir ayakkabıda rahat edemiyordu. Sallana sallana içeri girdi. Mantosunu çıkardı, asması için Pervin’e doğru uzattı.
”Kahvaltı hazır mı?”
“Evet, hazır. İçeride bekliyorlar seni.”
Büyük görümcesi odaya geçtikten sonra çaydanlığı almak için mutfağa gitti. Onların yanına gitmeden önce hızlı hızlı konuşacakları şeyi biliyordu. Ruh hali nasıldı? Kötüyse sessiz olurlardı. İyiyse sanki o yokmuş gibi konuşmaya devam ederlerdi. Ev işlerini yaptı mı, yemek yaptı mı, aklı başında bir insan gibi konuştu mu? İyi yürekli kayınvalidesi genellikle kafasını evet anlamında sallar, kötü bir şey söylemezdi. Daha çok kocasıyla görümcesi onu yoklama konuşmasını yaparlardı. O da sesini pek çıkarmazdı. Çıkarsa n’olacaktı ki? Onu bir an önce evlendirmek için uğraşan yaşlı babası ve ondan beter olduğunu söyledikleri abisinin yaşadığı eve geri mi dönecekti?
“Dün gece yine dışarıdaymış. Üstelik ayağında da terlik yokmuş.”
Pervin, çaydanlıkla odaya girince sustular. Çayın demini bardaklara dökmeye başladı. Kimdi dün gece dışarıda olan. Hem de yalınayak. Sormadı. Büzüşmüş zeytinlerden birkaç tanesini tabağına koydu. Kelle peynirine bir göz attı. Kayınvalidesi küçük küçük dilimlemişti. Bu evde peynirler katık edilerek yenirdi. Bol ekmek, azıcık peynir. Canı istemedi. Açık çayından bir yudum aldı. Sessizce kahvaltı ettiler.
Pencerenin yanına geçti. Örgüsünü eline aldı. Parkta oynayan çocuklara baktı. Yarım kalan yeleğe geri döndü. Yeleği sevgiyle okşadı. Eğer doğsaydı, çocuğu bir yaşında olacaktı. Bu yeleği giyecekti. Ama doktorlar bu çocuğu doğurursan ölürsün demişlerdi. Fikri de istememişti. Bebeğini dört aylıkken aldılar. Keşke doğurmaya çalışırken ölseydim, dedi. Ya ölür, bu hayattan kurtulur ya da bebeği doğurur, yaşama tutunurdu. Kafasına ip yumağı geldi. Yine aynı şeyi yapıyordu kocası. Bir daha… Bu sefer gelen yumak daha da sertti. Ses çıkarmazsam belki bırakır diye düşündü. Ama Fikri, onu sinirlendirmek için yumağı atmaya devam etti; kızaran yüzünü görünce de bastı kahkahayı. Fikri’ye aşkla değil, acımayla baktı kadar zayıftı ki, sigara ve alkolle beslenen bedeni iyice zayıflamış, bacaklarını üst üste atınca da ikiye katlanmış gibi duruyordu.
O an koltuğun üstünde buharlaşmayı diledi. Yok, olmuyor. Tekrar babasının evini düşündü. En kötü yer, orasıydı. İkinci kötü yer de kocasının evi. Bu gidişle buraya da katlanamayacaktı. Kalbi sıkıştı. Fikri, içkiye para harcamaktan onun kalp ilaçlarını ihmal etmeye başlamıştı. Hayatta kalsın diye çocuğunun karnında büyümesine izin vermemişti. Ama ilaçlarını da almıyordu. Küçük görümcesi hemşire. Bazen ilaçlarını kendi üstüne yazdırıp alıyor. Evet, evet, kalamayacaktı daha fazla bu evde. Dinledi. Kahvaltı bitmesine rağmen küçücük mutfakta görümcesiyle kayınvalidesinin konuşmaları devam ediyordu. Hala emin olamadılar onun iyi olduğundan. Gün bitse, Hatice abla bir an önce gitse diye düşündü. Anlaşılan Fikri, bugün inşaattan kaytaracaktı. Yine iyi yürekli kayınvalidesinin emekli maaşına güveniyordu. "Bari kahveye gitse. Kayınvalidem uyusa. Ben de karanlıkta kendimi vursam deniz boyuna. Yürüsem, yürüsem durmadan yürüsem. Beynimdeki fırtınayı dindirebilsem, çığlıklara derman olabilsem, sesleri dinleyebilsem."
***
Fikri, eve geldi. Konuşuyor da konuşuyordu. Odalarına çekildiler. Bira kokusu, perdelere sinmiş sigaranın kokusunu bastırdı. Uyur birazdan diye düşündü. Arkasını döndü. Konuşmadı. Konuşmalarına karşılık bulamayan kocasının nefesi ağırlaştığından emin oldu. Yavaşça yataktan çıktı. Kalın hırkasını üstüne geçirdi. Haziran ayıydı. Ama geçen gece çok üşümüştü. Bu gece üşümek istemiyordu. Karanlığa çıktı, ciğerlerine hayat doldu. Mıknatısla çekilmiş gibi bir yere doğru yürümeye başladı. Bu his onu çok güvende hissettirdi. Sokak lambaları seyrekleşti. Karanlık iyice çoğaldı. Denizden rüzgâr esmeye başladı. Beynindeki çığlıklar yine yükseldi. Fırtınalar arttı. Zihninden kaçarcasına hızlandı. Zifiride kayboluyordu, gerçek dünyadan uzaklaşıyordu sanki.
“Pervin! Pervin!”
“Yine gitti, bu kadın anne! Hani iyiydi.”
“Bilmiyorum ki, kızım bu aralar ruh halleri çok hızlı değişmeye başladı.”
“Çığlık da atıyor, herkes bakıyor. Yarın yine bizi konuşacak konu komşu. Kırmacı’ların gelini gece deniz kenarlarında çığlık ata ata, kahkaha atarak gezdi, diyecekler.”
“Onu sonra konuşuruz. Koşalım kızım, Pervin denize düşmeden yetişelim.”






