Plastik Ördek
16 Nisan 2019 Öykü

Plastik Ördek


Twitter'da Paylaş
0

Cenaze öğle namazı ile kalkıyordu. Çoğu siyah şemsiyelerin altında usulca bekleyen yetmişe yakın kişi vardı cami avlusunda. Herkes merhumeyi uğurlamaya gelmişti, ayrıca bazıları da meraktan. Sosyal medyada gördüklerini doğrulamak istercesine son zamanlarda sadece düğünlerde ve cenazelerde ortaya çıkan bir fırsattı bu. Gerçek hayatta çok da görmediğin kişileri uzun bir aradan sonra görüp havadan sudan konuşabileceğin, hayattaki yetişkin rolleri yüzeysel bir şekilde birbiri ile kıyaslayabileceğin bir fırsat.

Jale arkalarda bir yerde tek başına gökkuşağı şemsiyesinin altında hafif kambur duruyordu. Eski mahalle arkadaşlarından birkaç tanesini görür müydü o gün, bilmiyordu. Rahmetli Sevim teyzesinin Jale üzerindeki emeği çoktu, o da sadece onun için gelmişti. Tanıdık kimseyi görmese de görevini tek başına yerine getirecekti. Namazın kılınmasına yirmi dakika kala Jale’nin şemsiyesinin altına aniden biri girdi. Yüksek sesle, “Selam hayatım!” deyip iki yanağından onu şapur şupur öptü. Jale’nin tam dibinde ama daha çok karşısındaymış gibi duran kişi Hale’ydi. Mahalleden çocukluk arkadaşı Hale. Herkesin isimlerini bir arada söylediği “Haaale’yle Jaaale”nin Hale’si.

Jale ile Hale’nin havadan sudan sohbetleri fazla sürmedi, çünkü siyah şemsiyelerin arasından önce fısıl fısıl sonra gürül gürül yükselerek çıkan konuşmalar duyuldu. Hale ile Jale’nin de durumun farkına varması uzun sürmedi. Tabutun üzerine sapsarı haliyle sırıtan bir plastik ördek yerleştirilmişti. Görünüşe bakılırsa hiç kimse ördeğin niçin tabutun üzerinde olduğunu bilmiyordu. Sonra kulaktan kulağa bir açıklama geldi. “Merhumenin vasiyetinde yazıyormuş. Fotoğraf yerine plastik ördek olmasını istemiş tabutunun üzerinde.” İmamın sanki bu vasiyetten önceden haberi varmış gibi davranmasıyla fısıldaşmalar sona ermiş, cenaze namazı tam zamanında başlamıştı.

Namazın ardından plastik ördek konusu kapanmış gibiydi ve Hale, Jale’yi soru bombardımanına tutuyordu. Jale çok detaya girmeden cevaplamaya çalışsa da, karşısındaki insan modeli kendisinden tüm özel detayları almak üzere programlanmıştı. Hale’nin sorularından kurtulmak için konuyu yine plastik ördeğe getirdi Jale. “Biz çocukken plastik ördekle küvette oynamadık ki hiç, neden böyle bir şey istedi Sevim teyze acaba? Sen de ara sıra kalırdın değil mi onda? Anne babalar akşam bir yere giderken ona bırakırlardı bizi. Her türlü oyuncak bebek ve araba vardı evinde ama plastik ördek ne arar o zamanlarda?” Jale kurduğu cümlelerin birçoğunun gereksiz olduğunun farkındaydı, ama Hale’nin soru bombardımanına karşılık aynı tarzda konuşmaya da kararlıydı.

Hale birden Jale’yi kesip, “Şekerim, konuşurken kaşlarını çok çatıyorsun. Resmen bir kanyon oluşmuş kaşlarının arasında,” dedi. Jale Hale’nin o an farkına vardığı kusursuz cildine dikkatlice bakıp sadece, “Evet, biliyorum,” diyebildi. Hemen ardından, “Ben şimdi kabristana gelemeyeceğim, yedisine giderim olmadı, bugün yeğenimin anaokulu gösterisi var, hatta şimdi trafik başlamadan çıksam çok iyi olur, ancak giderim,” dedi Jale. Yine bir sürü gereksiz ayrıntı verdiğinin, üstüne üstlük normalden çok ve hızlı konuştuğunun da farkındaydı. En son cümlesine noktayı koyar koymaz Hale’nin yanından ışınlanmış gibi ayrılmıştı.

Yeğeninin gittiği okulun kapısına gelip de içeri adımını attığında kalbinin üzerine bir fil oturduğunu hissetti Jale. Okulların onda yarattığı bir histi bu. Nefes almakta zorluk çekmeye başlasa da filin rengine odaklanmaya çalıştı. Mavi bir fil mi? Beyaz bir fil mi? Pembe olsun, pembe güzel diye içinden geçirdi. Diğer pembe şeylerin görüntülerini zihninde yarattıkça rahatlamaya başladı. Zaten gösterinin olacağı salona girdiğinde bütün heyecanlı ebeveynlerin enerjisine kapılmış, gözleri ablası ile eniştesini aramaya başlamıştı. Jale’nin yanlarına oturduğunun farkına bile varmadılar. İkisi de ellerindeki telefon ve video kameraların göz ve el hapsine daha gösteriler başlamadan girmişlerdi. Minicik çocukların aynı anda yaptığı birörnek hareketlerin ebeveynler tarafından çok sevimli bulunmasına dayanamıyordu Jale. Sahnede gördüğü bu çocuklar özgürce istedikleri gibi birlikte oyun oynamaya bırakıldıklarında nasıllar acaba diyerek hayal etmeye çalıştı. Çocuklara baktı teker teker. Bazıları utangaç, bazıları sıkılmış, hatta ağlamaklı duruyordu. Bazıları da ezberlediği hareketleri çok iyi yaptığının farkına varmış bir şekilde gururla çaktırmadan gülümsüyordu.

Herkesle birörnek olmak, dışlanmamak için aynı davranmaya çabalamak bu yaşlarda başlamış olsa gerek diye aklından geçirirken Jale, yeğeni Melisa’yı gördü sahnede. Hem de ördek kostümüyle. Jale sesli bir şekilde “yok artık” dediğinin farkına vardı, etrafına bir göz gezdirdiğinde hiç kimsenin kendisini duymadığını anlayıp tekrar sahneye baktı. Sarı tutu etekler, sarı atletler, ördek başı maskeler, ördek ayakları ve her bir ağızdan yarım yamalak söylenen o şarkı. “Nını nını nınını, nını nını nınını. Nını nını nınını, nıııııı vak vak vak.” Çok bilinen bu Fransızca çocuk şarkısıyla kim bilir kaç nesil büyümüştü? Hep aynı hareketleri yaparak birlikte dans eden çocuklara hipnoz olmuşçasına bakan Jale şarkının bitmesiyle önce herkesle birlikte alkışlar gibi oldu sonra alkışlamamaya karar verdi. Beğenmediği bir gösteriyi niçin alkışlayacaktı ki?

Jale seyirci olarak orada bir saniye daha duramayacağını anlayıp da salondan zar zor çıkmayı başardığında kulağının içinde bir alkış kopmuştu sanki. Aynı anda içinde bulunduğu holde kendisinden birkaç metre ötede kocaman kırmızı bir “200 puan” belirmişti. Dijital hologramın boyu bir metreyi geçiyordu ve bir iki saniye halıfleksin üzerinde havada asılı şekilde durup kaybolmuştu. Jale bunu hayal mi etti yoksa gerçekten mi oldu düşünmek istemedi. Koşar adımlarla okuldan çıkmak üzere ilerlerken topuklu çizmelerine rağmen normalden daha hızlı koştuğunu hissetti. Ayrıca etek değil de pantolon giyiyormuş gibi kocaman adımlar atabiliyordu. Gördüğü puanla mı ilgiliydi bu? Güç mü kazanmıştı? Okul binasından dışarı çıktığında bardaktan boşalırcasına yağıyordu yağmur. Cenaze sonrası yağmur durduğu için şemsiyesini arabada bırakarak okula yürümüştü. Şimdi iki seçeneği vardı. Ya okulda oyalanıp yağmurun biraz olsun yavaşlamasını bekleyecekti ya da yağmurda ıslanmayı göze alacaktı. Okulda kalma fikrini düşünür düşünmez göğsüne oturmak üzere olan fil belirdiği için ikinci şıkkı seçti. Arabası beş yüz metre kadar ötedeydi. “Aman be, yağmurdan kim ölmüş,” dedi kendi kendine. “Yalandan kim ölmüş mü demek istedin?” diye hemen cevap verdi, kafasında mı yoksa dış ses mi olduğunu anlayamadığı bir ses.

Kaldırımda fazla insan yoktu, olanların da arkasından yanından manevralar yaparak hızlıca ilerlemeye çalışıyordu Jale. Aniden nereden çıktığını anlamadığı birisiyle çarpıştı. Kendisi gibi şemsiyesiz birisiyle. Daha ilk şoktan kurtulmadan karşısındaki kişi “Jale!” diye bağırdığı için kafasını hızlıca kaldırmak zorunda kaldı. Çarpıştığı kişinin kim olduğunu çıkaramamıştı ama ona dış ses ile bir mesaj gelmişti: “Ördek suya daldı zil çaldı!” Birden karşısındaki erkeğin küçüklük hali önünde belirdi. Erkek çocukların yetişkin halleri küçüklüğünden ne kadar da farklı olabiliyordu. O muydu? Oydu, o. Kız arkadaşlarını yıllar sonra tanımak daha kolaydı. Tabii, doğal bir şekilde yaşlanmaya izin vermiş olanları. Aksi takdirde herkes aynı kalıptan çıkmışçasına birbirine benziyordu zaten. Yazlıktaki çocuklar birbirine benzemezdi. Bütün gün sudan çıkmayan, suda oynayan çocuklar. İşte onlardan biri şimdi karşısında duruyordu. Sudan çıkmış ördek gibi şaşkın ve sevimli. Zaman neydi ki zaten? O anda
o kaldırımda ördek-suya-daldı oynayan ıslak saçlı iki çocuk bellerini birazcık geçen suyun içinde duruyorlardı belki de. Birazdan anneleri onları “hadi geç oldu” diye seslenerek eve çağıracaktı. Ama öyle olmadı. Yanlarından geçen bir arabanın sıçrattığı sudan aynı anda kaçarak hızlıca vedalaşıp yollarına devam etti çocuklar. Jale ilerideki otoparkın üzerinde yine kocaman ve kırmızı renkte bir “5 puan” belirdiğini gördü. Hologram yağmurda bile çok netti. Jale oyuna izin vermişti belli ki. Oyunun içindeydi ama bu puan sistemini henüz çözememişti. Neden şimdi sadece 5 puan alıyordu?

O yağmurlu cenaze ve müsamere gününden sonraki günlerde de Jale her an yine karşısına bir ördek vakası çıkacakmış gibi tetikte bekledi. Cenaze günü Hale’ye söylediği gibi, Sevim teyzesinin yedisine gitmek üzere hazırlamıştı kendini. Hem belki şu plastik ördekle ilgili de bastırmış olduğu merakını tekrar uyandırırdı. Sevim teyzesinin evine girer girmez bir kolonya kokusu karşıladı onu. Helva kokusunu çok daha sonra aldı. Salona geçmek üzereyken içeride oturanlara hızlıca göz gezdirdiğinde kendi yaşıtının olmadığını gördü. Kendine bir yer bulmadan önce gözleri duvarda asılı duran büyük fotoğrafa gitti ister istemez. Sevim teyzesinin ölmeden önceki son hali olduğunu düşündüğü ama ona hiç benzemeyen bir fotoğraf asılıydı duvarda. Kocaman, kıpkırmızı, geniş mi geniş, dolgun mu dolgun dudaklar fotoğrafın odağını oluşturuyordu. Cart sarı renkte bir bluz, fotoğraf portre olduğu için kendini yeterince gösteremiyormuş gibi parlıyor ve göz alıyordu. Jale henüz bir yer bulup oturmadan önce telefonuna gelen mesajı bahane ederek salondan koridora çıktı. Gelen mesaj Hale’dendi: “Cnm ben duaya gelemiyorum. Ama benim estetikçiden sana randevu ayarladım. Artık başlaman lazım. Geç bile kalmışsın. Ara beni! :-)))”

Jale oflayıp puflayarak salona geri dönerken tam kiriş altında önce donakaldı sonra da kahkahayı bastı. Herkesin kendisine dik dik bakmasını umursamıyordu. Bulunduğu açıdan ve uzaklıktan duvardaki fotoğraf bambaşka gözüküyordu. İşte o anda Sevim teyzesinin duvardaki fotoğrafı canlanıp kendisine yavaşça göz kırptı ve üzerinde bir puan hologramı daha belirdi: “1000 puan. Seviye atladınız.”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR