Şebnem Gökçen • Simitçi ve Terzi
21 Aralık 2016 Öykü

Şebnem Gökçen • Simitçi ve Terzi


Twitter'da Paylaş
0

Simitçi her sabah olduğu gibi erkenden tezgâhının başına geçmiş, ayakta etrafı seyrediyordu. Bulunduğu dört yol ağzı işlek olmasının yanı sıra mahallenin meydanı gibi olduğu için daima cıvıl cıvıldı. Onu her gün tezgâhın başına çeken, bulunduğu noktanın enerjisiydi. Kendini çoğu zaman bir film setindeymiş gibi hissederdi o noktada, sanki birisi aniden “kestik” diye bağıracak ve kendisi dahil tüm figüranlar rollerine ara verecekti. Her gün düzenli simit alanların dışında, sadece pazar günü alanlar, çevredeki kafelere oturmadan önce simit alanlar, müşterileri için simit alanlar vardı. Bu yüzler onun için bir aile gibi olmuştu, hepsinin isimlerini bilmese de çok geniş bir aile. Devamlı büyüyen bir aile. O aynı noktada tezgâhını açtığı uzun yıllar boyunca birçok dükkân ve kafenin açıldığını kapandığını görmüş, birçok esnafla tanışmış, sonra da vedalaşmıştı. Simitçi hep oradaydı. Mahallenin tek ve asıl demirbaşı. Ona simit satmanın ötesinde bir rol biçilmişti, sanki mahalle bir adaydı ve onun tezgâhı da adanın tam ortasındaydı. Kendisini merkezde hissetmesi, simitçinin farklı rollere bürünmesine neden oluyordu. Simit satmak dünyanın en önemli işiymiş gibi duruyordu tezgâhının başında. Tezgâhın önünde değil de, kırmızı son model bir otomobilin önünde duruyormuş gibiydi. İşini önemsemenin dışında bir kabullenmişlik, huzur ve sevgi vardı. İşi ne olursa olsun, simitçinin ruh hali işini nasıl yaptığına yansırdı sanki. Simit yerine o aynı noktada ayakkabı da boyayabilirdi. Simitçi yine rolü gereği tezgâhının başındayken hep ayakta durmak istese de, “kestik!” diye bağırdıklarını hayal ettiği zamanlarda yanı başındaki binanın gölgesinde otururdu. Onunla birlikte taksi durağının birkaç şoförü ve belki bir iki banka çalışanı da otururdu. Oturmayı sevmezdi Simitçi. Otururken insanları gözlemlemeyi hele hiç sevmezdi. Ayakta ve tezgâhının başında başkaydı, otururken başka. Otururken orada öylece, taksi şoförleri ve bankacılarla birlikte, ayakta olamadıkları için rahatsız bir şekilde ve düşük tonda şarkı söyleyen bir korodaymış gibi hissederdi kendini. Birisi gelse de simit almaya kalksam şu yerimden, diye düşünürdü. Öle anlardan birinde tezgâhına yerinden kalkarken paçasının birinin sökülmüş olduğunu fark etti Simitçi. Aklı öyle bir takıldı ki paçaya, simit alan kişiye istediği simit sayısını iki defa sordu, sonra buna rağmen simitleri yine fazla verip geri almak zorunda kaldı. Müşterisi gider gitmez paçasına şöyle bir dikkatlice baktı ve taksi durağının şoförlerinden birine tezgâhı emanet ederek hızlı adımlarla sokakta ilerlemeye başladı. Mahallede dolaşma fırsatı pek olmazdı ve ne nerede pek aklında tutmazdı, ama bir terzi bulmak istediği zaman tabii ki de bir terzi bulacağını biliyordu. Hangi terziyi bulacağı belli değildi sadece. Daha birkaç metre gitmemişti ki muhtara rastladı. Selamlaşıp nereye gittiğini söyleyince, bir terzi ismi ve yol tarifi öğrenmişti bile. Terzi çok yakında olmasına rağmen Simitçi’ye uzak geldi, tezgâhından uzak. İçeri girdiğinde bu yüzden kendisinin de alışık olmadığı bir telaşla konuştu Terzi ile. Terzi önce durumu anlamadı, gözlüklerinin üzerinden baktı, “Pantolonunuz nerede,” diye soruverdi. “Üzerimde,” dediği anda karşısında duranın Simitçi olduğunu anlamıştı Terzi. Simitçi ayağını yapabildiği kadarıyla yukarı kaldırıp Terzi’ye sökülmüş paçasını gösterdi. “Hemen yapabilir misin? Tezgâhıma dönmem lazım,” dediğinde, Terzi şaşkınlığını saklayamadan, “Yaparım yapmasına da, elimdeki şu işi bitirmem gerekiyor ilk önce. Şöyle idareten tutturamaz mıyız, sonra akşam eve gidince halledersin," dedi. “Kesinlikle olmaz,” dedi Simitçi. “Bana bir iğne iplik ver bari ben dikeyim.” Terzi, Simitçi’nin yüzündeki ifadeyi ölçmeye çalışıyor ama pek karar veremiyordu, Simitçi’nin sökülmüş bir paça yüzünden nasıl bu kadar rahatsız olabileceğini tahmin etmeye çalışıyordu. “Beni hatırladın mı bilmem, ben senden arada sırada simit alırım sabahları.” Simitçi, Terzi’nin yüzüne dikkatlice baktı, “Evet, hatırlıyorum, ama yeterince çok almıyorsun sanırım, şimdi söylemesen belki tahmin ederdim benden simit aldığını ama yüzün yine de pek tanıdık gelmezdi. Neden biliyor musun,” dedi. Terzi bir iki saniye Simitçi’nin tam olarak ne sorduğunu anlayamadı. Simitçi’nin suratındaki ifade birden sevimli bir hale dönüştüğünde içi biraz rahatlamaya başladı Terzi’nin ve hemen o anda Simitçi, “Neden olacak, şu anda sökülmüş paçamdan başka bir şey gözüm görmüyor da ondan,” deyip küçük bir kahkaha atınca, Terzi de kendini gülerken buldu. Terzi, “Peki, çıkar şu pantolonu da bakalım icabına şu söküğün,” der demez, küçük odanın bir köşesinde duran perdenin arkasına geçmişti bile Simitçi. Perdenin arkasından pantolonu uzatırken, “Sen bunu hemen yaparsın zaten, ben buradaki tabureye oturup bekliyorum seni,” dedi. Terzi pantolonu alıp dikiş makinesinin başına geçerken, “İstersen üzerine giyecek başka pantolon vereyim, dışarda bekle,” demişti ki, Simitçi’den nasıl bir cevap geleceğinin farkına vardı. “O kadar uzun sürmeyecek, burada beklerim,” dedi Simitçi, sonra ekledi: “Perdenin arkasından konuşmak hoşuma gitti, dur ben devam edeyim konuşmaya. Seni görmeden bu perdenin arkasında olsaydım ve ne iş yaptığını bilmem gerekseydi, senin bir terzi olduğunu duyarak da anlardım. Sonra sorardım sana: Kaç senedir terzisin, neden terzisin, neden burada terzisin? Sen de cevaplardın tek tek. Ama bilemediğim tek şey olurdu. Dikiş makinesinin sesinden ona nasıl davrandığını anlayamazdım. Onu okşarmışçasına mı kullanıyorsun, elinin hareketleriyle makinenin hareketleri ne kadar birbirine uyumlu, ne kadar ritmik, bunları anlayamazdım.” Terzi, tek kelime etmeden Simitçi’yi dinliyordu. Dediği gibi Simitçi’nin perdenin arkasından konuşması ilginç olmuştu, hele bütün bu söyledikleri onu âdeta hipnotize etmişti. Makine durduğu zaman Simitçi konuşmaya devam etmediği için bir sessizlik oldu. Simitçi perdenin arkasından elini dışarı çıkardı, Terzi’ye doğru uzattı. Terzi ayağa kalkıp pantolonu verdikten sonra, “Bütün sorduklarının cevabını merak etmiyor musun,” diye sordu, “yoksa perdenin arkasından öylesine mi konuşuyordun?” “Bilmem,” demesiyle perdenin arkasından çıkması bir oldu Simitçi’nin. “Öylesine soruyordum sanki, laf ola beri gele. Sen de bana sormadın hem, niçin sökülmüş paçamdan başka bir şeyi gözüm görmüyordu.” “Tamam, o zaman şimdi soruyorum,” dedi Terzi. Simitçi, parayı uzatırken, “Setteki kostüm görevlisi paçamı bu halde görmesin diye tabii ki,” deyip gülümseyerek ekledi: "Ben şimdi koşa koşa dönüyorum tezgâha, arada bir gel de sana çay ısmarlayayım. Sohbetimize devam ederiz. Simit de var.” Terzi Simitçi’nin bu sözlerinin üzerine tek başına atölyesinde kaldığında bir boşluk hissetti. Sanki oraya ait değildi. Simitçi’nin arkasından hemen o anda koşup sohbete devam etmek istediğini fark etti. Sonra perdenin arkasından hâlâ konuşuyormuş gibi Simitçi’nin söyledikleri beyninde yankılandı. Ve kendisinin ona vermek istediği cevapları. Dikiş makinesine baktı. Duvarda Atatürk resminin biraz aşağısında duran ve dikiş makinesinin ilk sahibi olan rahmetli babasının fotoğrafına baktı. Tekrar dikiş makinesine baktığında, ona yeterince değer vermediğini düşündü. Ne makinesine değer veriyordu ne işine ne atölyesine. Terzi kendisine de değer vermediğini düşündü, düşünceleri hızlanmaya ve karmaşık bir şekilde yoğunlaşmaya başlamıştı. Zihninin sesini biraz olsun kısmak için duvarda asılı küçük televizyonun sesini açtı. Gündüz kadın programlarından biri vardı kanalda, psikolog olduğunu düşündüğü birisi program sunucusunun sorularını cevaplıyordu: Kendinize verdiğiniz değer, yaptığınız her şeye, bulunduğunuz her ortama ve çevrenizdeki her insana yansır.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR