Şebnem Gökçen • Yedek Viyolonsel
14 Temmuz 2018 Öykü

Şebnem Gökçen • Yedek Viyolonsel


Twitter'da Paylaş
0

O haftanın üçüncü provasıydı. Konser günü yaklaştığı için orkestra şefi daha önce planlanmış olanların dışında ekstra bir prova daha istemişti. Provanın başlamasına yarım saat kala orkestra üyeleri çoktan yerlerini almış teknik egzersizlerini yaparak enstrümanlarını ısıtmaya başlamıştı. Herkes bu ekstra provanın getirdiği hafif gerginliği üzerinde hissediyor, çok kötü geçen bir önceki provanın sayısız tekrarlarını hafızalarından silmeye çalışıyordu.

Berna da orkestradaki herkes gibi üzerindeki gerginliği atmaya çalışıyordu ama kalp atışlarının hızlanmasına neden olan başka bir durum daha vardı. Önce saatine, sonra orkestra şefinin yüzüne, hemen sonra da yanı başındaki boş sandalyeye baktı. Rahle arkadaşı ortada yoktu. Herhalde orkestra şefinin haberi vardır, yani olması gerekir, diye içinden geçirirken orkestra şefinin bakışlarını üzerinde hissetti. Her an kendisine, Metin nerede, haberin var mı Berna, demesini bekledi. Ama öyle olmadı. Berna’nın yanındaki boşluğu dolduracak yedek bir viyolonsel orkestradaki yerini almak üzereydi. Orkestra şefinin Metin’in yerini alacak yedek viyolonseli herkese tanıtmasıyla orkestranın o günün provasına başlaması bir oldu.

Herkesin tedirginliğini üzerinden atması ve doğal bir şekilde çalmaya başlaması uzun sürmedi. Yedek viyolonselin orkestranın çaldığı partisyona ve bütün orkestraya ayak uydurmasını beklemek gereksiz kalmıştı. Çünkü orkestra o güne kadar çalmadığı kadar iyi çalıyordu. Çok fazla tekrara gerek kalmadan bitirdikleri provanın sonunda herkes hem çok mutlu hem de biraz şaşkındı. Çok geçmeden herkesin kafasında aynı soru belirmeye başladı. Birkaç gün sonra gerçekleşecek konserde de böyle çalacaklar mıydı? Yedek viyolonsel ile mi yoksa asıl orkestra üyesi Metin ile mi çalacaklardı? Metin’in yokluğundan dolayı mı iyi çalmışlardı, yedek viyolonselin varlığından mı? Ya da bu durum sadece bir tesadüf müydü? Onların ortak algısı sonucu ortaya çıkan bir durum muydu? Orkestra şefi de aynen böyle düşünüyordu herhalde ki, son bir prova daha olacağını, tarihi ve zamanını bildireceğini söyledi herkese.

Yedek viyolonsel ile çok kısa bir sohbet ardından onun neden Metin’in yerine provaya geldiğine dair yeterince bilgi alamayan Berna, Metin’e telefonla ulaşmayı denemekten de vazgeçmişti. Evine gidip bakacaktı. Apartman binasının önüne gelince sanki Metin’i defalarca aramış ve ulaşamamış gibi değil de, herhangi bir günde evine gidiyormuş gibi hissetti. Dairenin ziline basmaktansa her zamanki gibi kapı tokmağına uzandı eli. Tokmak kapıdaki parçasına vurur vurmaz kapı açıldı ve Berna kapının zaten açık olduğunu anladığında içini de bir ürperti kapladı. Çok geçmeden anlamıştı. Ev bomboştu. Kendisini bir anda karşı dairenin paspası üzerinde dikilirken buldu. Bu sefer kapının zilini tekrar tekrar ve acı acı çalarken Metin’in komşusunun evde olmasını umuyordu. Sonunda kapı açıldığında onu baştan aşağıya süzen kadın, Berna’nın panik içinde sorduğu soruyu, “Metin taşındı buradan,” dedi. “Nereye?” diye sormuştu Berna ama kadın bilmiyordu, “Başka bir şehre gidiyormuş, sanırım,” diye usulca mırıldanmıştı.

Başka bir şehir, başka bir şehir, diye takılmış plak gibi kelimeler aklında dönüp dururken Berna asansör yerine merdivenlere yöneldi. Her basamağa ayağını basarken bir ritim yakalayarak düşüncelerini bir hizaya sokmaya çalışıyordu. Zemin kata gelince ritim son basamakta son bulmadı ve onu posta kutularının önüne kadar getirdi. Durur durmaz Metin’in posta kutusuna uzandı eli. Kutu açıktı. Ne bulacağını bilmiyordu hatta boş bir posta kutusu ile karşılaşacağını düşünüyordu ama kutuda bir şey vardı. Bir kartpostal. “Hello, Metin” diye başlayan ve birkaç cümle içinde, tam da kartpostaldaki yer biterken, “Liebe Grüße, Jonas” diye biten Almanca bir metin. Kartpostalın diğer yüzüne baktığında italik ve cafcaflı bir font ile “Salzburg” ve “The Sound of Music” yazdığını, ayrıca şehrin birkaç ikonik fotoğrafı ile birlikte Julie Andrews’u seçebileceği şekilde filmden bir kareyi gördü Berna. Kartpostalı posta kutusuna geri koymakla çantasına atmak arasında kararsız kalmayacak kadar merak içindeydi.

Metin neden böyle bir şey yapsın aklı almıyordu. Orkestra şefini aramaktan vazgeçip yine orkestradan bir arkadaşı olan Kaan’ı aradığında durumu tam olarak nasıl anlatacağını bilemedi. Onu yakınlardaki bir cafe’ye çağırdı ve sadece “çabuk!” diyerek telefonu kapattı. Kaan Cafe’ye girdiğinde, Berna’yı oturduğu yuvarlak küçük masanın tam ortasına gözlerini dikmiş, çayını yavaş yavaş yudumlarken buldu. Obuasını koyacağı yeri beğenmediği için masa değiştirmelerini isteyerek daha ilk dakikadan Berna’yı rahatlatmak yerine ortamı biraz gerdiğinin farkındaydı. Sonunda Kaan da sandalyesine oturup kendisini masanın üzerinde duran kartpostala doğru olabildiğince yaklaştırdığında Berna konuşmaya başladı. Metin’in evine gidişiyle ilgili tüm detayları bir çırpıda anlattı. Kaan kartpostalı eline alır almaz önce resimli tarafına göz gezdirdi sonra da arkadaki metni okudu. “Merhaba, Metin. Seninle birlikte çalmak harikaydı. Tekrar tekrar çalmak üzere sana bol şanslar diliyorum. O zamana kadar The Sound of Music’deki kadar mutlu olmayı unutma sakın. Sevgiler, Jonas.”

Kaan, “Jonas,” dedikten hemen sonra kartpostalı Berna’nın burnuna doğru uzattı, “Mutlu kelimesinin altını çizmiş birkaç defa. Fark ettin mi, bak,” diye ekledi. İkisi birden aynı anda “Kim bu Jonas?” dediklerinde, Berna da Kaan da bu soruyu cevaplayacak olan akıllı telefonlarına doğru birer hamle yapmış, Metin’in sosyal medya arkadaş listelerini taramak üzere yarışmaya başlamışlardı. İsmi ilk gören Kaan oldu. Metin’in arkadaşları arasında başka bir Jonas daha olmayacağından da emin bir şekilde profili incelemeye başladılar. Çok geçmeden aradıklarını bulmuşlardı. Jonas, Camerata Salzburg üyesiydi ve keman çalıyordu. Metin’in bu gizemli arkadaşından bunca zaman bihaber olmalarına biraz içerledikten sonra aralarında karşılıklı soru fırtınası başladı. “Bu ne demek oluyor? Metin, Camerata Salzburg seçmelerine mi katılıyor?” “Yoksa çoktan katıldı ve seçildi mi?” “Bunun için mi taşındı?” “Kartpostalın üzerinde tarih yok. Pul üzerindeki damgada da okunmuyor. Kartpostal ne zaman atılmış olabilir ki?” “Metin’in posta kutusuna bakma gibi bir huyu mu yok genelde yoksa?” “İyi de böyle bir şeyi neden saklasın ki Metin?” “Dikkatleri üzerine çekmek mi istemedi acaba? Hem buradaki sözleşmesi bitmeden de gidemez.” “Yedek viyolonsele ne diyorsun peki?”
Konu yedek viyolonsele geldiğinde bir es vererek birbirlerinin gözlerine merak içinde baktılar. İkisi de karşısındakinin ne söyleyeceğini tahmin ediyor ve hemfikir olduklarını bile bile yedek viyolonsel ile ilgili yorumu ilk önce karşı taraftan duymak istiyordu. Sanki yedek viyolonselin ne kadar iyi çaldığını ve orkestraya ne kadar iyi uyum sağladığını açık açık dillendirmek Metin’e bir ihanet olacaktı. Söze başlayan Kaan oldu. “Metin’den daha mı iyi çalıyor, yoksa kozmik bir durum, hücresel seviyede uyum ve enerjilerin hizalanmasıdır mıdır bilemiyorum ama hepimiz farkı net yaşadık. Orkestra başka bir boyuta uçtu sanki.” Kaan’ın sözünü bitirmesini bekleyen Berna, haklısın, ben de aynı şekilde düşünüyorum, demek istese de sözüne, “Ama,” diye başladı, “ama Metin’e haksızlık etmeyelim, o son zamanlarda konsantre olamıyordu sadece, ne kadar mutsuz olduğunu sen de ben de çok iyi biliyoruz.” “Bütün orkestra çok iyi biliyordu,” diye ekledi Kaan. Tam o sırada ikisinin de telefonlarına hemen hemen senkronize olmuş birer mesaj geldi. Orkestra şefi konserden önceki son provanın zamanını bildiriyordu. Prova iki gün sonraydı.

Orkestra için geçmek bilmeyen iki koca günün sonunda prova günü geldiğinde orkestra şefi haricindeki herkes Metin’le ilgili hikâyeyi biliyordu. Bu iki gün boyunca da Metin’e ulaşamayan Berna ve Kaan’ın anlattıkları, orkestra üyelerine dalga dalga yayılmış, enstrümanların kendi sıralarını bekleyip müziğe katılışları gibi onların birer birer hikâyeye dahil olmalarını sağlamıştı. Birbirinden farklı yorumlar kulaktan kulağa dolaşıyordu ama hikâyenin en ilgi çekici yanı, yani Camerata Salzburg kısmı, istisnasız herkesin dilinde olandı. Kartpostal da elden ele dolaşmıştı birkaç sefer. Metin’in Salzburg’a gidiyor oluşundan çok, Camerata Salzburg gibi ünlü bir oda orkestrası ile çalacağına inanamayanlar vardı. Kadrosunda 20 farklı ulus ve kültürden genç müzisyenler olan bu orkestranın bir parçası mı olacaktı Metin? O kadar iyi çalıyor muydu? Orkestradaki herkesin aklında acaba ben de başvursam kabul edilir miydim, sorusu oluşmaya başlamıştı. Hemen hemen hepsi bilinçli olarak veya bilinçaltından Metin’e karşı hafif kıskançlık duymakla birlikte bu hikâyenin kahramanının bir başkası değil de Metin olmasına şaşırıyordu. Hatta içlerinden birisi, “Aramızdan böyle bir orkestraya seçilmesini düşüneceğim en son insan Metin olurdu,” diye şaşkınlığını ifade etmiş, sonra bir şekilde Metin’in kulağına gideceğinden utanıp bu söylediğine pişman olmuştu.

Son provanın başlamasına yarım saat kala herkes yerini almıştı. Sadece Berna’nın yanı yine boştu. Metin’in yerine yedek viyolonselin katılacağına dair bir beklenti oluşmuştu herkeste. Orkestra şefi de yerini aldıktan sonra saatine bakıp orkestraya, “Birazdan Metin de gelir, başlarız,” dedi. Aynı şefin dediği gibi bir iki dakika sonra Metin yerini aldı. Aralarında daha önce konuşmuş oldukları her hallerinden belliydi. Orkestra şefi bütün hikâyeyi biliyor olabilir miydi? Metin’in suratında her zamankinden farklı olarak belli belirsiz bir gülümseme vardı. Sanki bütün yüz kasları yumuşamış, cildinin farklı bir tonda görünmesine neden olan bir ışıldama bütün yüzünü ele geçirmişti. Metin o eski Metin değildi.

Çok iyi geçen provanın ardından orkestra şefi herkesi tebrik etmiş, artık hazır olduklarını ve konser gününe kadar bir daha provaya gerek olmadığını söylemişti. Metin’in o provadaki varlığı ve orkestranın kusursuz çalması yedek viyolonsel ile çaldıkları bir önceki provanın başarısını gölgelemişti. Berna, Metin’le konuşmak için sabırsızlanıyordu. Aslında herkesin gözlerinde aynı merak ve istek okunuyordu. Metin niçin o provayı kaçırmıştı? Şayet Salzburg’a gidiyorsa yerini yedek viyolonsele mi bırakacaktı? Yedek viyolonsel ile çaldıkları provada ne değişmişti?

Orkestradaki herkes sanki sessiz sedasız Berna’yı görevlendirmişçesine meraklı bakışlarını ve düşüncelerini Metin’den uzaklaştırdı ve sahneyi Berna’ya bıraktı. “Metin, taşınmışsın. Niçi haber vermedin bana,” diye sordu Berna birden. Eli yavaş yavaş çantasındaki kartpostala uzanmak üzereydi. Ne zaman çıkarması gerekecek diye bir yandan da düşünüyordu. Beklediği gibi Metin, evet, Salzburg’a taşınıyorum, derse, biliyordum, diyerek, kartpostalı çıkaracaktı ortaya. Metin, “Evet, merak etme uzaklara gitmiyorum, bir üst sokağa taşındım,” dediğinde Berna’nın suratı şaşkınlık içinde kızardı, eli de çantasından uzaklaştı. “Sana haber veremedim, daha doğrusu hiç kimseye pek haber vermek istemedim, öylece çabucak, üzerinde durmadan hallolsun istedim,” dedi Metin ve ekledi. “Provayı kaçırmam pek sorun olmamış duyduğuma göre. Yedek viyolonsel ile çok iyi çalmışsınız.”

“Hem de nasıl! Ama sen boş ver şimdi onu, sende bir değişiklik var sanki, gözlerinin içi parlıyor,” dediğinde Berna, aklına üç şey düştü: Bir, hiç almamış gibi kartpostalı Metin’in posta kutusuna geri bırakacağı. İki, The Sound of Music’i tekrar seyretmek istediği. Ve üç, Metin’in bu yeni mutlu halini sorgulamadan seveceği.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR