Terminal
24 Temmuz 2019 Öykü

Terminal


Twitter'da Paylaş
0

Ne zaman şehirlerarası otobüs terminaline gitsem tüm duyu organlarım saldırıya uğramış gibi hissederim. Hemen her şehirde benzer olmalarına rağmen metropollerde tam bir keşmekeş yaşanır. Bugün yine benzer bir karmaşayı yaşayacağım gün gibi aşikârdı. Akşamüzeri, babamı karşılamak için geldiğim şehirlerarası otobüs terminalinin girişinden itibaren tüm ruh halim değişmeye başladı. Terminale daha girmeden, ilk rahatsız olduğum şey, taksicilerin müşteri kapmak için kornalarına basması oldu. Diğeri ise, terminale girdikten sonra kalabalıktan yükselen gürültü yetmiyormuş gibi, seyyar satıcıların, daha çok bir pazar yerini andıran, müşteri çekmek için avazı çıktığı kadar bağırmalarıydı. Onları geçtikten sonra, seyahat acentelerinin olduğu büyük alana ulaşmayı başardım. Bu kez acente çığırtkanlarının el birliğiyle çıkarttıkları büyük bir gürültünün ortasında buldum kendimi. Başta Büyükşehirler olmak üzere daha birçok kente gitmeyeceğimi, başımı sağa sola sallayarak ve kaşlarımı kafamla birlikte yukarı kaldırarak, anlatmaya çalıştım. Çok ısrar ederlerse, biletim var, diyordum. Beklediğim otobüsün yanaşacağı peronun numarasını öğrendikten sonra hızla oradan uzaklaştım. 123 numaralı perona doğru süratle yürürken, gözlerim ve kulaklarımdan sonra sıranın burnuma geldiğini anladım. Tavuk döner ve ızgara köfte başta olmak üzere çok ağır bir kokuyla burnumun direği kırıldı. Belki, bu karışık yağ kokusunun, peşimi nerede bırakacağını merak ederek biraz daha ilerledim. Yolcu bekleme salonlarıyla, restoran, kafe ve tuvaletlerin bir arada olduğu başka bir alanda buldum kendimi. Devasa beton yığınının içinde onlarca büfe ve lokantadan gelen kızartma kokuları her yere yayılmıştı. Boğulacakmışım gibi hissederek, bulunduğum noktadan koşar adım kaçtım ama meğer biraz daha ileride başka bir kalabalığa karışınca beni, iyice yoğunlaşan parfüm, kolonya ve ter kokuları bekliyormuş. En kötüsü de otobüs egzozlarının her yere sinen kokusuydu. Bir köşeye çekilip beklemeğe koyuldum. Biraz soluklandıktan sonra etrafımı izledim ama henüz oturabileceğim sakin bir yer bulamamıştım. Ağır adımlarla –belirli bir yön tayin etmeksizin– yürüdüm. 123 numaralı perondan çok uzaklaşmamak koşuluyla, çareyi otobüslerin arka tarafında kalan açık alana gitmekte buldum. Dış alandaki kalabalık daha büyüktü ancak nefes almak için zorunlu bir tercihte bulunmuş ve adımlarımı hızlandırmıştım. Sakinleşme ihtiyacımı usulca bir kenara çekilerek gidermek istedim. Bu kez de bir renk cümbüşünün tam ortasında buldum kendimi. Neredeyse her renkten giysilere bürünmüş bir yığın insanı daha yakından görme bahtsızlığını yaşadım. Tüm bu rahatsız edici algı bombardımanına rağmen yine de başka bir dünyadır, şehirlerarası otobüs terminalleri; hiçbir havaalanında ya da tren istasyonunda olmayan, kendine özgü atmosferi olan yerlerdir. Başlangıçta yadsıdığım, bir türlü anlam veremediğim bu kaosun parçası olmadığımı düşünsem de çok geçmeden o düzensizliğin bir parçası olduğum gerçeği ile yüzleşmeye başlamıştım. Her gelişimde karmaşık bir ruh haline bürünüyor, burada yaşanan duygu yoğunluklarını, ister istemez şahit olduğum konuşmalarla ya da farklı duygulanımlarla hemhal olarak hissediyordum. Bir yanda beklenen yolcunun gelmesiyle yaşanan sevince tanıklık ederken diğer bir yanda hüzünlü bir vedalaşmaya şahit oluyordum. Buraya gelen giden herkesin içini burkan sıkıntının nedeninin gitmek mi yoksa kalmak mı olduğu sorusunun cevabını da çözmüştüm. Zor olan gitmek ya da kalmak değil, beklemekti. Aslında insanların kısa süreliğine de olsa terminallere zorunlu sıkışmışlıklarının verdiği, oradan bir an evvel kaçıp kurtulma hissi, ayrılma ve kavuşmaya üstün geliyordu. Terminallerin bekleme salonlarında veya otobüs gözden kaybolana kadar el sallanan meydanda kolaylıkla gözlemlenebilir bir gerçeklikti bu. İnsanın sevdiği birisini uğurlarken hissettiği hüznü, her geçen an ağırlaştıran işte buydu. Peş peşe yakılan sigaraların nedeni de gittikçe ağırlaşan, ağırlaştıkça çaresiz bırakan hüznü hafifletmekti belki de. O hüznü yaşamaktan başka çare var mıydı? Ama yine de birkaç dakika içinde iki sigara daha yakılırdı; birisi giden içinse, diğeri de kalan için. Böylece ayaklı küllükler hemen doluverir, yerler, dibine kadar sömürülmüş, ezik izmaritlerle dolardı. Temizlik görevlilerinin süpürgeleriyle değiştiremediği bir gerçeklikti bu. Uzaklardan gelen bir misafirin sevinci yaşanır bazı zamanlarda. Yine de tam bir sevinç değildir bu, çünkü otobüs terminallerinde tüm duygular değişkendir. Değişken de olsa bir parça kederin bulaşmadığı, neredeyse hiçbir duygu yoktur. Ve hüzünlü bir sevinç yaşanır. Gidenler ya da gelenler değil; bekleyenler ile uğurlayanların yaşadığı duygulardır bunlar. Hareket eden güçlenir, canlanır, etmeyense zayıflar, çürür. Birkaç dakikalığına şahit olunan vedalarda veya karşılamalarda kolayca depreşir. Sevinç yaşarken, dökülen gözyaşlarına tanık olunabilir. Sevdiğini ağlayarak uğurlayan birinin aynı anda, otobüse gülümseyerek el sallayışına tanık olunabilir. Her iki durumun öncesinde söylenen birkaç cümle olur. Tam olarak bir cümle değildir bunlar esasında; bazen bir kelime ile başlayan, “şey”lerle dolu, yarım yamalak söylenen birkaç sözdür hepsi. Bazen de coşkun bir ruh haliyle, alâkasız laflar edilir, bağırırcasına. Özellikle birilerinin konuşmalarına kulak kabartmaya gerek kalmaz. Herkes birbirine o kadar yakın durur ki, neredeyse fısıltıyla yapılan konuşmalar bile duyulur. Tam da böyle bir vakitte babamı karşılamak için buradaydım işte. Biraz daha sakinleşmiştim. Usulca bir köşeye çekilip, çömeldim. Ve diğerlerine uyarak, ardından bir sigara yaktım. Artık, çevremde olup bitenleri daha ayrıntılı görebiliyordum. Kırk yaşlarında, esmer bir adam, sağ elinde bir valiz ve sol omzunda güçlükle taşıdığı bir çuvalla yanıma kadar sokuldu. Önce valizi duvar dibine bıraktı ve ardından çuvalı yavaşça indirdi. Hemen arkasına döndü ve ağır adımlarla onu izleyen yaşlı kadına baktı. Son birkaç adımını daha da yavaş atan yaşlı kadın, duvardan tutarak çuvala sırtını dayadı ve valize, yavaşça oturdu. Neredeyse tamamı kırlaşmış saçları, lacivert başörtüsünün kenarlarından taşmıştı. Soluk beyaz teni zamana yenik düşmüştü. Gözlerinin kenarı ve alnı, çiçek yaprakları gibi kırışmıştı. Bakarken kıstığı kahverengi gözlerini seçmekte zorlandım. Zayıflığı ve cildinin buruşukluğu hem yüzünden hem de ellerinden anlaşılıyordu. Uzun eteğini oturduktan sonra dizlerinin üzerinden havaya kaldırıp düzeltti. Bej renkli ceketini de düzelttikten sonra yanı başımda beklemeye koyuldu. “Anne sen otur ben geliyorum,” dedi adam ve hemen önünde, seyahat acentesi çalışanı olduğu, elindeki kalem ve kâğıtlarla, lacivert pantolon ve beyaz gömleğinden anlaşılan görevlinin yanına gitti. Arada bir arkasına dönüp annesini kontrol ediyordu. Özellikle onlara bakmadığımı kanıtlamak istercesine başımı diğer tarafa çevirip, ilgisiz görünmeye çalıştım ancak anlam veremediğim bir merakla dönüp dönüp bakıyordum. Adam da görevliyle konuşmasını bitirmiş yanımıza kadar gelmişti. Bir an için onunla göz göze geldiğimizde, başını öne eğerek “Merhaba,” dedi. Ben de ona, başımla karşılık verdikten sonra başka bir yöne baktım. Otobüsün gelmesine çok var mı, diye sordu annesi. On beş dakika sonra gelecek, dedi oğlu ve siyah bıyıklarını yana doğru sıvazladı. Bu selamlaşma, biraz olsun üzerimdeki baskıyı azaltmış olacak onlara daha rahatlamış bir şekilde bakıyordum. Yaşlı kadın bunun farkına vardı ve göz göze geldik. Bir şey söylemedi ama zor anlaşılan bir tebessüm belirdi yüzünde. Daha belirgin bir gülümseyişle ona karşılık vererek başımı öne eğdim. Ana oğul hafif sağımda kalacak şekilde etrafımı izliyordum. ‘Hiç ilgilenmiyor imajımı’ koruyor ancak göz ucuyla kontrol ediyordum. Kendi aralarında konuşmaya başlayıp, beni artık umursamayıncaya kadar duruşumda bir değişiklik yapmadım. Oğlunun “Biraz daha kalsaydın, anne!” ısrarına “Sıra Selim’de” diye karşılık verdi yaşlı kadın ve başını önüne eğdi. Utanmış mıydı acaba? Merakımı gidermek için yavaşça başımı kaldırdım ve göz ucuyla ona baktım. Selim diğer oğlu muydu? Oğullarının yanında sırayla mı kalıyordu? İnsanların özel konuşmalarını dinlemek ne kadar ayıp! Asıl ben utanmalıydım yaptığımdan. “Anne öyle deme, sırası mı var bunun?” dedi oğlu ve bir sigara yaktıktan sonra ekledi. “Başımızın üstünde yerin var.” Üç aydır evindeyim oğlum.” dedi yaşlı kadın bu kez. Derin bir nefes aldı ve devam etti; “Size uyup evimi sattım ama çok pişmanım. Evin parasını aranızda paylaşmanızdan dolayı değil, yanlış anlama. Ayrıca, karın, çocukların, hepsi beni sevip sayıyor; onlardan yana da bir sıkıntım yok, çok şükür. Sadece evsiz kalmak bana ağır geliyor. Selim’e de dedim aynısını; bir yıldır sırayla yanınızda kalıyorum ama misafir gibiyim diye. Ömrümün kalanını bu otobüs terminalinde geçiyorum; ya gidiyorum ya da geliyorum. İnsanın, kendini ait hissedebileceği bir evi olmayınca yersiz yurtsuz kalıyor. Hele benim gibi yetmişini geçmiş bir kadın için daha zor oluyor. Sözünü bitirdiğinde gözlerinden birkaç damla yaş süzülünce kendimi kötü hissettim. Oğlunun gözleri dolmuş, etrafına bakarak ağlamasını bastırmaya çalışıyordu. Daha fazla dayanamadım, onları dinlemeye ve yanlarından yavaşça uzaklaştım. Peronların karşı tarafına geçtikten sonra dönüp baktım. Oğlu hiçbir tepki vermeden onu izliyordu. Üzüntüsü yüzüne yansımış, annesine bakamıyordu. Kadının halini babamınkine benzetmeden edemedim. O da yetmiş altı yaşında yalnız bir insandı. Yalnız kalışı annemin ölümündendi. Sırayla, üç çocuğunda, aşağı yukarı birer ay kalırdı ama her defasında evime döneceğim diye diretirdi. Onun, hep bizimle kalmasını istiyorduk. Bu konuda abim ve kız kardeşimle fikir birliğine varmıştık fakat henüz babamla konuşmamıştık. Kendini ait hissedebileceği bir evi olmazsa o da otobüs terminallerinde, kederli bekleyişlerle mi yaşayacaktı? İhtiyarlık zor ve herkes için kaçınılmaz bir dönem ama bir şekilde yaşanmak zorunda. Asıl zalimce olan, sahip oldukları yuvayı ellerinden almaktı, diye düşünüyordum. Dalgın bir halde 123 numaralı perona doğru ilerledim. Oradaki görevliye, otobüsün geliş saatini sordum. “Burası giden yolcu peronu beyefendi! Sakın 23 numara olmasın o!” diye cevap alınca yaptığım hatanın farkına vardım. Gelen yolcu peronları alt kattaydı. Saatime bakıp koşturarak aşağı indim. Bir süre sonra babam, yanında tanımadığım bir kadınla birlikte geldi ve hiç konuşmadan evin yolunu tuttuk


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR