İki, dört, altı, sekiz… Neredeydim? İşin yoksa baştan say… On, on iki küçük delik, bir kenarda. İki, dört, altı. Burayı iyi belle, karıştırma. Sekiz, on, on iki de diğer tarafta. Sayması ne zor, görüntü karışıyor astigmattan. Toplamda on iki kere on iki; karesi yani, yüz kırk dört. Yüz kırk dört küçük kara boşluk var bir asma tavan karesinde. Tepemde on sekiz büyük kare var ki iki bin beş yüz elli iki siyah delik demek. İki bin beş yüz elli iki. Tabii ki çift sayı. İyi. İki defa daha saymam lazım. Baştan başla, iki, dört, altı.........
Hemşire de bırakıp gitti beni bu soğuk odada. Üstümdeki yeşil örtü temiz gibi ama… Yumuşatıcı koymamışlar. Hastane işte ne olacaktı ki? Üç örtü getirseydim evden. Beyaz ve hamam sabunu kokulu. Dün yıkayıp ütülediklerimden. Ortalıkta başka örtü de yok. Keşke iki tane daha isteseydim bacaklarımın tamamını kapatmıyor bu. Üç örtü olurdu toplamda. Üç.
Ekrandaki cenin görüntüsü ne tatlı. Benden önceki hasta çok şanslıymış. Gördüm işte burnunu, yerim seni ben. Şu da ayağı. Bir, iki, üç, dört, beş. Tek ayağının parmakları tam. Peki diğer ayağı? Göremiyorum. Ya tam değilse diğer parmakları? Beş tane olması lazım. Beş. Hay allah.
Ayağı minnacık. Nasıl tekme atar annesine? Kaç tane atar yirmi dört saatte? Dokuz ay on günde altı bin yedi yüz yirmi saat var. Toplamda kaç olur? İki ayağıyla iki katı. Keşke hissedebilseydim nasıl tekme attığını. Elimi büyümüş karnımın üzerine koyarak sayardım teker teker. Benim çocuğum ya mutlaka çift sayıda atardı. Anası gibi çiftleri severdi. Kız olurdu muhakkak, kocaman kahverengi gözlü, kıvrık kirpikli bir kız olurdu.
Kapı kilitlidir umarım. Masada oram buram açık kalakaldım. Hemşire olmadan da inemem ki bundan gidip kapıyı kontrol edeyim. Ya dört defa kilitlenmediyse? Ter bastı. Kalkıp kilidi açıp tekrar kapatabilsem rahatlayacağım ama inemiyorum şu çirkin şeyin üzerinden.
İnsan sıcak basarken, göğsünden ateş çıkarken donabilir mi? Donar tabii. Bir yanarsın, bir donarsın. Taş olsa çatlar insan. Uykularından uyandırır insafsız. Beni on yedi kere uyandırdı. On sekizinciyi bekliyorum. Huzursuzum.
Çorap ısıtmıyor ayaklar yukarıda diye, bacaklar zaten çıplak. Niye önceden soyuyorlar? Doktor geldiğinde çıkarıverirdim altımı öyle yatardım. Dona dona donsuz şekilde bekleyeceğiz mecbur. E tabii doktor erkek, ne anlar bu masada yatmanın nasıl bir şey olduğunu. Paşa bey teşrif edecekler inşallah odaya. Anlasın diye soyacaksın, bacaklarını kaldırıp ayaklarını dikeceksin o buz metallerin üzerine. Kalacak kıpırdamadan takım taklavat ortadayken. Ha bir de karşılarına iki kişi geçecek önce oraya sonra yüzüne bakıp bakıp konuşacak. Bakalım bir daha masada hasta bekletiyor mu?
Kadın doktorların eli çabuktur. Misal, üç gün önceki tam yedi dakikada bitirdi tüm işini. Hazırlanmam, masaya yerleşmem, yumurtalarımı sayması tam yedi dakika. Doktorlarımın en hızlısı. İzin verse hep ona giderdim ama kabul etmiyor ki haftada üç defa. On beş günde bir gitme hakkım varmış. Öyle diyor, ne yapayım?
Önceki gidişimle aynı adette yumurta saydı yine. Tam beş tane. Binlerce yumurtamdan kalan beş. Çocukluğu sayma, harcadığım otuz üç yıldan geriye kalan. Üç büyük aşk ve beş sevgili sonrası bir koca ile yapılmış toplam üç yüz on iki başarısız birleşme. Sıfır hamilelik. “Sonuna geliyorsun artık,” dedi o kadın. İnanmadım. Şimdi bekliyorum sıradaki doktorumu. Bakalım kaç tane sayacak? Sekiz mi, on mu?






