Aralık ayının on altısıydı. Bu küçük ve şirin kasabaya taşındığım gün. Gri valizimden başka bir şeyim yoktu. Kendimi getirmiştim.
Beni hava limanından alıp buraya kadar getiren Hasan kapıyı açtıktan sonra önce dikkatlice yüzüme, daha sonra saatine baktı “On günlük Weihnachten tatili başladı, umarım dairede pek bir eksik yoktur,” dedi. Anahtarı kapının üzerinde bıraktı, arkasına bakmadan merdivenlerden aşağıya indi. Girişteki demir kapı çarparak kapandı.
Gri renkli ağır valizimi içeri çektim. İçerde ağır bir koku vardı. Kokunun neye ait olduğunu kestiremedim. Kapının girişinde valizimi bırakarak koridoru geçtim. Koridorun sonundaki açık sol kapıdan içeri girdim. Elektrik düğmesine bastım. Floresan lamba önce bir cızırdadı, sonra aydınlandı. Oda beklediğimden küçüktü. Yerde soluk, çok eski bir halı, balkonun karşısındaki duvarda halıdan da eski yeşilimsi bir kanepe vardı. Balkonun olduğu köşede küçük ahşap bir masa, üzerinde açılmış, dökülmüş konserve kutuları, birkaç boş bira şişesi… Şimdi bu keskin ve kesif kokunun neye ait olduğunu anlamıştım. Dokunduğum ve bastığım her şey tozluydu. Kapının yanında ilk kez gördüğüm bir doğalgaz sobası vardı. İçerisi soğuktu. Sobayı nasıl yakacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu.
Mutfakta masanın üzerinde fanlı bir ısıtıcı buldum. Fişe takıp çalıştırdım. Fakat nafile… Onca zamandır boş kalmış, altı boş tahtalarla döşenmiş bu küçük, eski kokulu daireyi böyle küçük bir ısıtıcı ile ısıtmak akıl işi değildi.
Valizi açtım. İçime, kalın yün bir kazak giydim. Sobanın mutlaka bir kullanma kılavuzu olmalıydı. Almanlar kullanma kılavuzlu bir milletti. Aklıma gelen birçok yere baktım. Ama tozdan başka bir şey bulamadım.
Karşı kapının önünde durdum. Kuracağım cümleleri sessizce kendime söyledim. Nasıl olsa ilk kez ana dili Almanca olan birisi ile dil kurslarından öğrendiğim, dil bilgimle yardım isteyecektim. Kapıyı çaldım ve oldukça uzağa çekildim. İçerden hiç ses gelmedi. Biraz bekleyip ısrarla tekrar çaldım. Tıkırtı, ayak sesleri ve kapı açıldı. Karşımda elli yaşlılarında türbanlı bir kadın duruyordu. Açıkçası çok şaşırmıştım ve ben daha konuşmadan
– Siz Bay Kök olmalısınız, dedi.
– Evet, şey, o benim, dedim.
Küçük yerlerde dedikodu çabuk yayılır derler.
– Hoş geldiniz.
– Teşekkür ederim, hoş bulduk. Çok özür dilerim. Sizi, soba için rahatsız ettim. Nasıl kullanıldığını bilmiyorum ve takdir ederseniz ki çok soğuk, acaba…
Sözümü kesti.
– Sizin dairenin adam akıllı bir tamire ihtiyacı var. Sürekli yeni birileri geliyor, siz dahil, inanın kimse bir çivisini bile yenilemek istemiyor. Bizde de soba var ama ben de nasıl çalıştığını bilmiyorum. Kocam hep ilgileniyor. O da akşam vardiyasında…
Sessizlik. Bakıştık…
İyi akşamlar, kapı kapandı…
Salonda sobaya eğildim. Kurcaladım. Sağ üstteki düğmeye birkaç kes bastım. Çakmak çakması gibi birkaç ses çıkardı. Sadece o kadar…
Isıtıcıyı aldım. En sondaki küçük odaya geçtim. Burası yatak odasıydı. Odada büyük çift kişilikli, iki yorganlı büyük bir yatak vardı. Yatak başlığının altın sarısı, odadaki diğer tüm eşyalarla tam bir tezat içindeydi. Gardırobu açtım. İçeresi tıka basa eski elbiselerle doluydu. Dolabın en üst rafında kafama eski püskü birkaç parça elbise düştü.
Merdivenlerden biri çıkıyordu. Kapıyı açtım. Birkaç merdiven çıktım. Sarı ışıkta bir gölge hareket ediyordu.
– Pardon… diye sesleniverdim. Tok bir ses… “Bonsoir Monsieur.” Ses merdiven boşluğunda yankılandı. Sözcükler yukarıdan aşağıya kafama döküldü… Sessizlik… Birkaç basamak daha çıktım. Hareket eden gölge, yetmiş yaşlarında bir adamdı. Soğuk. Ciddi. Sol elinde üzeri işlemeli bir torba vardı, ağırlığı, yaşlı adamın dik duruşunu bozuyordu. Karşı komşumun Türk oluşu, sanırım bende bu apartmanda sadece Türklerin yaşadığı ön yargısına sahip olmamı sağladı ya da aklım bir anda nerde olduğumu unuttu. Ben “Pardon” diye seslendim ama o bana Fransızca bir şeyler söyledi. Bir anda Almanca konuşmaya başladım. “Özür dilerim, şey çok soğuk. Üşüyorum. Aynı anda beden dilimle de bunu bariz bir şekilde ifade ettim. Bu şekildeki basit cümleleri ezberlememizi kurs hocamız önermişti ve demişti ki: “İşinize nasıl yarayacağını göreceksiniz.” Gördüm sanırım. Anlamıştı. Ama devamını getiremedim. Almanca bitti. “Soba çalışmıyor.” Bu kısacık cümleyi kuramadım. Soba… Almancası… Sonrası kafamın içinde koca bir boşluk…
Tekrar merdivenleri çıkmaya başlarken, boş eliyle işaret ederek beni dairesine davet etti… Kapıyı sadece üstüne almıştı. Aşağısı kadar kötü kokmuyordu. Fakat yine de benzer bir koku vardı. Eşyalar çok eskiydi. Fakat temiz ve düzenliydi. Benim dairemle aynıydı. Evi biliyormuş gibi, hızlıca küçük salona geçtim. Sobayı gösterdim.
– Çalışmıyor, dedim.
Güldü. Sobaya dokundu. Onun sobası da çalışmıyordu. Ama benim dairem gibi soğuk değildi. O arada bez torba hâlâ elindeydi. Torbayı bırakırken şişeler şangırdadı.
Sobanın üst saç kapağını açtı. Ben de açmıştım. Bana baktı. Butonu yıldızı işaretine çevirdi, otuza kadar sayıp bekledi, yandaki düğmeyi şaklattı. Şak şak… Alev sesi… Söndü. Tekrar alev sesi söndü. Tekrar. Tekrar… Sobanın alt, orta camlı bölmesinde yanan pembesi alevi gösterdi.
Kapıdan çıkarken, pardon, diye seslenince, beni Fransız sandığını söyledi.
Fransız değildim, fakat bu yeni ülkede birçok şeye Fransız olduğum tartışmasızdı.
Soba yanıyordu. Kanepeyi iyice yaklaştırmıştım. Bir yanım ısınırken bir yanım üşüyordu. Sık sık dönmek zorundaydım.
Çan sesini duyduğumda, sırtımı resmen hissetmiyordum. Odanın soğuğu kırılmıştı. Ancak duvarlar, yerdeki ahşap zemin hala soğuk üflüyordu.
Pencereyi açtım. Kepenkleri dışa doğru ittim. Yüzüme soğuk ve temiz bir hava vurdu. Dışarısı bembeyazdı. Ben içerde soğuktan kanepeye büzüşüp yatarken, bütün gece kar yağmıştı. Çam ağaçları, evlerin çatıları, panjurlar; kartpostallardaki kış manzaraları gibi beyaza bürünmüştü. Yalnız ilginç bir durum vardı. Sabahın köründe, yaya kaldırımlarından karlar kürenmiş, tuzlanan kaldırımın taşları görünüyordu. Ortalıkta kimseler yoktu.
Gün pazardı. Beyaz örtü içinde etraf sessiz ve dingindi.
Buradaki ilk günüm, beyaz bir gündü.






