Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

22 Kasım 2024

Hayat

Zehra Çelenk: Neden Feministim?

Haden Öz

Paylaş

0

0


Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor. 
Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor. 
Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar.  
Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk.

Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir.

Zehra Çelenk: Feminizm, toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılık ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik bir düşünce ve harekettir. Ben herkes için eşit bir dünya yaratmayı hedefleyen, olabildiğince kapsayıcı bir feminizme inanıyorum.

HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?

ZÇ:  “İlk kırılma noktası” diyebileceğim bir nokta oldu mu emin değilim, uyanışlar vardı. Çok küçük yaşlardan itibaren çok kitap okuyordum.  13-14 yaşlarımdayken kendime “varoluşçu” diyordum. Beauvoir metinlerini okuyunca dünyadaki asıl sorunun eşitsizlikle ilgili olduğunu kavramaya başladım. Kadın-erkek eşitsizliği de en baskın ve gözlenebilir olandı.
Evimiz kitabına dolgun bir evdi, pek bir kısıtlama da olmazdı. Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok”u yine de üst raflarda bir yere konmuştu, “O senin yaşına uygun değil” diye kodlanmıştı. Bu da merak edip okumak için ekstra bir motivasyondu. Çocuk sayılabilecek yaşlarda o kitap da hayli etkileyici oldu. 
Eğitime önem veren, kız ve erkek çocuklarını ayırmayan bir ailenin son çocuğuyum. Yetişme döneminde ailede bir baskı görmedim ama kitaplarla çok iç içe olmak dünyada ters giden şeyleri daha kolay görüp sorgulamanızı sağlıyor. Kadınların hayatının daha çok ev ve hizmet ekseninde dönmesi bana en çok batan şeydi çünkü tüm dünyayı merak ediyordum, her kapı açık olmalıydı. 

İlköğretimde, adını tam bilmiyorum, bir ders vardı. Erkek ve kız çocuklara patates baskı, kolaj vb.nin yanı sıra kızlara ayrıca elbezi, küçük tığ işleri vb. de öğretiliyordu. O ödevler kabusumdu, ördüğüm elbezlerinde koca koca delikler olduğu için anneme yaptırıyordum. Sonraları örgü ve el işlerinin zevkli olabildiğini kavradım. Sanırım o zaman beni iten bu tür egzersizlerin “Sen artık bir genç kız oluyorsun, temel meşgalelerin de bunlar olacak” mesajıyla birlikte gelmesiydi. Bu bana bir kara deliğe düşmek gibi geliyordu mesela. Oyuncak olarak da bebeklere çok ilgi duymuyordum, olağan nesnelerle bir dünya kurmak, dekorlar yapmak daha çok ilgimi çekiyordu. Sanırım bunların hepsi kadınlara biçilen rol ve kısıtlı alan içinde kalmamaya yönelik güçlü bir arzudan kaynaklanıyordu.

HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cins  olduğunun bilincine varması ne derece mümkün?

ZÇ:  Aslında çok mümkün ki çoğu kadın da bir seminerden falan geçerek değil feminizme bu biçimde varıyor zaten bence. Kendine feminist demeyen pek çok kadının da belli ölçülerde feminist olduğunu düşünüyorum bu arada. Bunun tersi de geçerli. Ataerki hem açık hem de örtük düzeylerde öyle sağlam işler ki, feminizm sürekli bir sorgulama ve aynı zamanda kendi içine de bakma hali gerektirir. İnsan korku ve arzuları gibi beğenilerini de bilinçdışına işleyen toplumsal ve kültürel kodlardan öyle bir çırpıda ayıramıyor. Yani ‘oldum’ diye arkaya yaslanıp olunmuyor, belki her gün yeniden feminist olunuyor. 
Binlerce yıldır kadınlar arası rekabetten, ‘kadın kadının en büyük düşmanıdır’ tarzı ezberlerden beslenen dünya da bu farkındalığı engellemek için elinden geleni yapıyor hep. İnsan egosu, zaafları da buna çanak tutmaya çok müsait. Hayat üstümüze üstümüze geldiğinde bilinçli ya da bilinçsiz mekanizmalarla çoğumuz kendi paçamızı kurtarmanın derdine düşeriz. Sayılamayacak kadar çok nedenle, günlük hayatta mağdur en nihayetinde mağdurun değil ‘güçlü’nün yanında olmayı, onun gölgesine sığınmayı tercih eder. Böylelikle ‘”kasa” yani bizim bağlamımızda ataerki, kazanmaya devam eder. İşte tüm bunlara rağmen kesilmeyen bir akış var; farklı kesimlerden kadınlar bir araya gelmeye, ortak sorunlar etrafında birleşmeye, dayanışmaya, eylemliliğe devam ediyor. Çünkü kadınlar hem hayatta kalmak hem de kendini gerçekleştirmek anlamında yaşamak istiyor.

HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer?

ZÇ:  Aile kadınlığı, erkekliği, insanlığı ve sevgiyi öğrendiğimiz yer. Sevgiyi almanın ve vermenin öncelikle ailede öğrenilebildiğini düşünürüm. Öte yandan toplumun en küçük birimi olduğu gibi en küçük suç birimi de aynı zamanda. Kadın cinayetlerinde, çocuk istismarları ve cinayetlerinde her gün artarak görüyoruz bunu.
Bence aile ve evlilik feminizmin dışladığı bir şey değil, aksine temel uğraş alanlarından. Eşit bir toplum için aileyi dönüştürmek, kadınlar  ve çocuklar için bir zindan olmaktan çıkarmak gerekiyor. Feminizm aileyi değil tek tip, ataerkil, heteronormatif, eşitliksiz aileyi tehdit ediyor ve içinde herkesin mutlu olup kendini gerçekleştirebileceği başka bir aile mümkün diyor. Feminizmden bu kadar çok korkulmasının bir nedeni de bu hatta.

HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir?

ZÇ:  Sınıflar üstü yanı var bence feminizmin ama özenle altını çizmek isterim: Sınıfları dışlayan ya da yok sayan değil. Elbette her sınıftan kadın bambaşka ölçeklerde de olsa benzer sorunları yaşayabiliyor. İkincilleştirme, eşit işe eşit ücret sorunu, ev içi şiddet, taciz, cinsel saldırı… Hiçbir sınıftan kadın bu risklerden muaf değil. Feminizm bu anlamda sınıflar üstü. Öte yandan kadınları buluşturan şey yalnızca kadın olmaları değil dünyanın bu haline, eşitsizliğe dair bir dertlerinin olmasıdır. Siyasetten kültüre her alanda erkin yanında konumlanan da çok kadın var. Feminizmin “bütün kadınlar iyidir, melektir” gibi bir savı da yok. Ancak kadınların ortak sorunlarına ve eşitsizliğe dair bir bilinç yaratarak, deneyim paylaşımı ve eylemlilikle onları ortak paydada buluşturmak gibi bir misyonu, rolü var.

HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı?

ZÇ:  Elbette var. Her teori de, her politik hareket de türlü ayrım ve çatışmalar içerir. Bu bir “sadece kendi haklarını gözetme” halini almadığı sürece ya da suni çatışmalar esasın üstünü örter hale gelmediğinde bunun zenginleştirici bir yanı da var. Olabildiğince ortak bir paydada buluşmak ve belli ölçülerde birbirini desteklemekse şu açıdan önemli: Biz sahte düşmanlarla savaşmıyoruz, kadınları, çocukları, LGBTI+ları hayati düzeyde tehdit eden bir dünyayla, düzenle mücadele ediyoruz.

HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü?

ZÇ:  Mümkün bence ve hatta gerekli de, hem bu hareketler hem de feminizm için. Zaten bu nedenle de böyle ayrımlar oluyor, salt düşünce değil politika üretme düzeyinde de.

HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar, hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu?

ZÇ:  Dünyada ve Türkiye’de feministler kendi içlerindeki ihtilaflar da dahil bin bir engele rağmen ataerkinin kodlarını ve düzenini sarsmak yönünde güçlü bir ses ve akış yarattı. Arızaya dikkat çekerken arızanın kendisi gibi algılanma riskine, ‘itiraz etme’nin hayatta hiç de konforlu bir duruş olmayışına aldırmaksızın… Her şeye rağmen, gümbür gümbür, rengarenk akmayı başararak…
Bunun meyvelerini de her alanda görüyoruz elbette. Kadın cinayetlerinde adalet arayışından soyadı dayatmasına, medyanın cinsiyetçi dilini kırmaya dek, her yerde.

HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel, duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir?

ZÇ:  Şiddeti ve tacizi doğuran şey, eşitsizlikse serpilmesini sağlayan da bedel ödememek. Cezasızlık, yaptırımsızlık, örtbas kültürü, ataerkil dayanışma… Bu anlamda “me too” çok önemli. Kadınlara artık yalnız olmadıklarını, şiddet, taciz, tecavüz karşısında susmaları gerekmediğini gösterdi, cesaret verdi. Failler ve potansiyel failllere de (ki statü ve ün arttıkça bu konudaki pervasızlık artıyor) yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşabileceklerini. İfşa kültürü daha yeni yeni oluşuyor ve elbette sorunları var ama zamanla oturacaktır. Bu konuda da örgütlenme, doğru kavramlar ve adımlar sözlüğünü oluşturabilme ve eylemlilik önemli.

HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın?

ZÇ:  Erkekler kendi işine baksın değil de “erkekler kendi içine baksın” demek isterim ben. Kendini ortamlarda pro-feminist olarak gösteren erkeklerden bazılarının bile kadına bakışları, ilişkilere bakışları, daha önemlisi de ilişkileri yürütme biçimleri o kadar sorunlu ki. O nedenle “feministim” demek yetmiyor, imtiyazlarını bırakmaya, eşitliğe içten ve içselleştirilmiş bir gönüllülük gerekiyor. 
Yoksa elbette kendiyle yüzleşebilerek feminizme destek veren pro-feminist erkeklerin varlığı değerli.

HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı?

ZÇ:  Umudum elbette var. Kadın mücadelesi pek çok şeyi değiştirdi ve kirli ataerkil dünyanın her tarafı dökülüyor.  Öte yandan aşırı sağın, şiddetin, vahşetin her alanda yükseldiği berbat bir dönemden geçiyoruz. Gidişat özelde ülkemiz için de hiç iyi görünmüyor ama umut ve mücadele etmekten başka ne yapılabilir ki? Bu hayatı yaşayacağız ve dünya iyiye gitsin diye de yılmadan uğraşacağız.

HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir)  önerir misiniz?

ZÇ:  Çok var. Yalnızca edebi kaynakları saymak bile zor. Margaret Atwood, Ursula K. Le Guin gibi bildik baş ucu yazarlarının yanında kadınlık deneyimini cesurca paylaşan Elena Ferrante, Annie Ernaux, (bizde, türü farklı olsa da Duygu Asena bunun iyi bir örneği hâlâ) gibi yazarlar… Jane Austen’den Suat Derviş’e, yazma cesareti, kararlılığını gösterebilmiş pek çok geçmiş kadın yazarı da unutmayalım. Birçok kadın yazarın polisiye dahil birçok türde dünyaya yeni bir bakışın mümkün olduğunu gösteren pek çok eser verdiğini düşünüyorum.

***  
Zehra Çelenk Yazar ve senarist. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. Pek çok başka TV yapımında da senarist olarak görev aldı. “Hayatta Kalma Rehberi” adlı öykü kitabı Everest Yayınları’ndan çıktı. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.
 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Modern Dünyanın Anlatı KriziStuart Jeffries
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

13 Temmuz 2025

Vizesiz Tatil Yapabileceğiniz Yerler

Farklı kültürler tanımak ve yeni yerler keşfetmek istiyorsanız, bütçenizi yormayan bir tatil için Türkiye’den vizesiz gidilen ülkeleri tercih edebilirsiniz. Hem kolay hem de ekonomik yurt dışı tatili için sadece pasaport ve kimlik kartıyla gidilen çok sayıda yer b..

Devamı..

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

Çağnam Erkmen

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024