Adı Saygın
27 Şubat 2020 Öykü

Adı Saygın


Twitter'da Paylaş
0

İki gündür hastanedeydi. Günün belli saatlerinde şekil değiştiren tepesindeki renkli serumlar, ona renkleri hâlâ sevdiğini hatırlatmaktan başka bir şey bir şey yapmıyordu. Üstelik başucundaki refakatçi gelini iki gündür tuvalete gitmenin dışında yanından ayrılmamıştı. Daralmıştı. Suyun damlası dahi geçmiyordu boğazından. Üzerindeki gri çarşafla kaplı yorgan bile acı acı kokuyordu. Yorganın altında sırtına yapışarak artık hamam kurnasına dönmüş karnı kendiyle yatağı arasında görmezden geldiği bir sır gibiydi iki gündür. Sıkıldıkça gözünü kapıyor, istemeden rüyaya dalsa da, rüya görmekten midesi bulanınca tekrar uyanıyordu. Bazen hıçkırarak düş görüyor, bademciği ağrıdığında kaç kere hıçkırdığı zihnine mıhlanmış şekilde uyanıyordu. Yine de bunlara rağmen sağını solunu ayırt edemeyen hamile gelininin, çantasından gizlice çıkardığı killeri yediğinin farkındaydı. Daha kaç gün burada kalacağını bilemese de, açıkçası bu saatten sonra pek umursamıyordu. Gün bile hasta odasından içeri resmen çekine çekine giriyor; üç yatağı yavaşça arşınlayıp en sonunda onun kapı kenarındaki yatağına varınca, yanlış bir şey yapmanın eşiğinden hızla döner gibi bütün parıltısını geri alarak gelgitler halinde odadan çekiliyordu. Bu yüzden zihni kine bulanmış bir alınganlıkla, günlerin, isimlerinin ve cisimlerinin peşinden gitmeyi çoktan bırakmıştı. Zamandan azade, ne gelen ne de geçen, güzelim bir günün boyunduruğu içine dalmıştı bir süredir. Hasta odasındaki zorunlu muhabbeti gözlerini tavana dikerek savuştursa da televizyonun sesinden, hemşirelerin kahkahalarından, ilaç şıngırtılarından uzaklaşamıyordu bir türlü. Özellikle ikindi vakitleri neden burada olduğunu uzunca düşünüyor, unuttuğu ayrıntıları parlatıyor, haklı ile haksızı kısaca tartıyor, anlamlarını karıştırıyor ve uyuyana dek, yastığını ıslatmayı umursamadan ağlıyordu sessizce. Tek lokma girmeyen ağzından tek kelime de çıkmıyordu.

Gelini, başlarda, sanki keyfinden konuşmuyormuş gibi kendisine alaycı bakışlarla tuzak sorular sormuş, tuzakları tutmayıp cevap alamayınca da mırıldanıp durmuştu. Lakin Bılızların Saniye, Aşatma, Dadilli, Memik ve cümle tanıdık akraba geldiğinde dahi konuşmayınca kadın, gelin de inanmıştı sonunda. Artık soranlara o anlatıyordu neden burada olduklarını. Hep aynı tonda, aynı cümleyle başlıyordu anlatmaya: “Sormayın anam!” Sonrasında bilip bilmediği, duyduğu ve dinlediği şeylerin hepsini bir ipe dizer gibi aynı kalıp cümlelere geçirip başladığı cümleye gelene değin dağınık düğümler atıyordu.

“Bir kaynım var. Adı Saygın. Tamirci. Belki de tanırsınız... Hiç denk gelmediniz mi? Benzemez kimseye, öyle ya saftır biraz. Yalnız çabuk öfkelenir, çabuk durulur. Kendisi bile şaşırır bu duruma. Özür eksik olmaz dilinden. Dünya iyisi... Geçen haftaydı işte… Trafikte biriyle tartışmış. Daha ortada küfür bile yokken karşıdaki şerefsiz durdurmuş aracı…Elinde de silahı… Kim derdi ki… Şimdi yoğun bakımda. Soluyamaz olunca tüp takmışlar, tüpü de makineye bağlamışlar. O orada, biz burada... Anam aştan düştü, diline söz çağırmaz oldu: İki gözü iki çeşme. Ah ki ne ah! Sormayın anam!”

Birbiri ardına hiç değişmeden sıralanan aynı cümlelerden o kadar sıkılmıştı ki… Ele düşmüş, yatağa düşmüş, nihayetinde dile düşmüştü. Günde üç kere ziyarete gelen hemşireler bile eşe, dosta, telefona dökülen bu anlatı törenini ara sıra bölüyor, gelini gördüklerinden sürekli konuşuyor; bir yandan yaşlı kadının tansiyonunu ölçüp ilaçlarını uygularken, öbür yandan ona acıyan bakışlarla teselli veriyorlardı.

Sabah herkesten önce uyandığında, kapı ve pencerelerin kapalı olduğu odada, yüzünü öptüğünü hissettiği kimliği belirsiz bir esinti, biraz olsun savurmuştu tükenmişliğini. Yatağından doğruldu, öteki iki hastayı uyandırmaktan çekinerek üzerindeki yorganı sıyırıp loş odayı seyre çıktı. Başı döndü, öylece ayakta dikilerek sıska parmaklarını izledi bir süre. Duvara yanaştı ve serin duvarı okşadı. Kim derdi ki… Bugün konuşacaktı, kararını verdi. Yemek de yiyecekti bugün. Pencerenin önünde titreyen çamları görünce, üzerine kalın bir şeyler alması gerektiğini fark etti. Neden burada olduğunu, kendi cümleleriyle anlatacaktı eşe dosta. Mahkeme, dava... Hepsi için hazır hissediyordu şimdi. Hakkın haklıyı bulmaya niyeti olmasa da, o yapacağını biliyordu. Yatağın yanı başındaki tekli karyolada henüz uyanmış gelini sabah şaşkınlığının parıltısıyla onu izliyordu. Göz göze geldi. Duvarın önünde bir başına gülümsedi kadın.

“Su” dedi. “Susadım”.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR