Bazen bir çiçeğin kokusu, bazen bir öğüt, bazen de işitilen bir müziktir maziyi canlandırmaya yeten. Biri aşkı anlatır, biri babanın kanatları altında güvede olunan günleri, biri de Fikret Kızılok olur, “Zaman Zaman” davet çıkarır zihnin arka sokaklarında yolculuğa. Unutmamak, gözlerini kapadığında olmak istediğin yerde olabilmeyi kolaylaştırır.
Uzun yaz akşamlarında balkonda ya da evin penceresinde gecenin seslerini dinlerken oradasındır ama kimse bilmez bunu. O sesler ki, bir tek sen yaşarsın. Çünkü zamanın ve varlığının dışına çıkmış, bir olmayı başarabilmişsindir onlarla.
Derin sessizliğin içinden, bir cam bardağı dolduran çaydanlıktan çıkan buhar ve su sesi gelir önce. Gözlerin sesin geldiği yerle buluşurken çiçeklerle dolu, çatı katı teras balkonunda oturan yaşlı bir adamı ziyaret edersin o farkına bile varmadan. Usulca sigarasını yakar, ince belli bardağına aldığı çayı ve çaydanlığı, sandalyesini yan çevirip oturduğu, dirseğini dayayarak destek aldığı masasındadır. Çayına şeker atmaz ama sırf kaşığın bardakta çıkardığı sesin yalnızlığına merhem oluşundan karıştırır çayını. Üç kez, saat yönünde ve sonra üç kez bardağın üstüne vurarak düşürür kaşıkta kalan damlaları. Bir damlasını bile zayi etmemek gerekir; ne çayın ne de zamanın.
Zaman gelir geçer ve düşüncelerine kendini kaptırdığını fark ettiğinde bardağındaki çoktan paşa çayı, sigarası da masanın kenarında bir yanık izi olmuştur.
Ardından başka bir pencereden yayılan sarı ışığın davetine icabet etmek gerekir. Pencere açıktır, ışığın süzüldüğü perde dışarıda hafif esen rüzgârla aralanıp hareket eder. Orada, o evde tavla oynamayı yeni öğrenmiş iki kardeşin sesleri gelmektedir. Gecenin geç vaktine rağmen birbirlerine kimin bu oyunda daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışırlar. Biri zar atar, diğeri, “Zar tuttun, olmaz! Avcunda çalkalayıp bir daha at,” der. Yeniden atar zarları ama yine yüksek gelir. Diğerinin iki pulunu birden kırar, belki de ilk kırıklarını bu oyunda öğrenen kardeşler farkında olmadan hayatın gerçekleriyle yüz yüze gelirler.
Yan balkonda, komşunun kedisi Şeker ön patilerini vücudunun içine doğru kıvırarak oturmuş, kuyruğunu oturduğu yerde sağa sola sakince oynatıyordur. Göz göze gelir, bir süre birbirimizin oradaki varoluş amacını anlamaya çalışarak hiç ses etmeden bakışmayı sürdürürüz.
Bazen bir kedi bile sessizliğin derin anlamını herhangi bir insandan daha iyi kavrayabiliyor neticesine varıp şaşırır, zihni hipnotize eden bu hayvanın etkisinden çıkmak için başımı sağa sola birer defa silkeler ve gökyüzüne odaklanırım.
Gökyüzünde göz kırpan binlerce yıldız, bu dünyada asla yalnız olamayacağımızın kanıtı gibi bıkmadan usanmadan her gece bize bakar, ılık rüzgâr bedenimizi sarar. Gecenin sükûnunda, dünyanın huzur bulmuş sessizliğinde, birden bire mutluluğun manasının keşfi yüreğinize dolar.
Mutluluk, başkalarının huzur-u mutluğundan dudağınızın kenarında arta kalan gülümsemedir.