Latin Amerika’da geçen sekiz ayda sihirli bir iğne iplik dönüp durdu aramızda, arkadaşlıklar ördü, deneyimler işledi.
Benim sesimle beni yargılamaya cüret eden yabancıları, hayatımı bir müteahhitlik projesine dönüştüren sahte problemleri, ilişki tellallarını ve dahi zihnimin her köşesine bağlanmış prangaları yaşamımdan koparıp atabilmek, açılan yerlere kedi gibi sokulup beni bir yaz akşamı deniz kenarında oturur gibi ferah tutabilecek güçte deneyimlerin içinden geçebilmek için bir süre önce Latin Amerika ülkelerini gezmeye başladım.
Güzel havalarıyla karşıladı beni Buenos Aires, antikacıları San Telmo’nun, kaliteli kokteylleri Palermo’nun ve bandoñon sesleri Ricoleta’nın. Kuzeydeki İnka topraklarına birlikte araba sürdüğümüz, Cordoba’nın nehirlerinde balığa çıktığımız Arjantinliler matelerini paylaştılar.
Bolivyalılar La Paz’ın dağlarını Amazon ormanlarına bağlayan Ölüm Yolu’nu bisikletle inerken yükseklik hastalığından korunmak için çiğneyip durduğumuz koka yapraklarını sundular. Yer altındaki cevherleri çıkarsınlar diye hayatı yerin dibine batırılan madencilerin hikâyelerini anlattılar.
Kolombiyalılar ne kadar dans varsa Karayiplere özgü, çaldılar oynadılar oynattılar, tütünlerine büyü, kahvelerine şifa karıştırdılar, kuşlara mırıldanıp ormanda yoldaşım kıldılar.
Perulular iz sürmeyi, yüksekte hızlı yürümeyi, bir gölün bir ırmağın yanından geçerken, kim bilir kaç bin metrede görünürse bir kondor söylenmesi gerekenleri, yiyip içerken, az biraz da doğaya bırakabilmeyi, dağlara çıkan yollardaki bitki örtüsüne dair antik bilgileri öğrettiler.
İçimde magma olmuş öfkeyi, Guatemala’da Volcan de Fuego’nun lavlarına akıttım, duman olup havaya karışsınlar. Atitlan Gölü’nün kıyısına oturunca, yıllardır süregiden yas havasını tattım, kayıplarımı hatırladım, göle bir damla gözyaşı da ben bıraktım.
Yarım litre mezcalin hayat iyiyken de kötü giderken de, hele de bazı şeylere hiç çözüm bulamıyorken biz, tüm dertleri halledeceğine beni Meksikalılar inandırdı. Meksika’da öğrendim, çölün ortasında bile binbir notalı tatlarla harmanlanmış yemekler yapılabileceğini, hayat yarın bitecekse de bugünü yaşamak için hala vakit bulunabileceğini.
Düşünüyorum neydi Latin Amerika’ya çeken aslında beni? İlk aşkıma şiirler yazarken içine gömüldüğüm Kolera Günlerinde Aşk belki. Belki Latin Amerika’nın kesik damarlarına dair yeniHarman’da çıkan yazılar. Lisede okuduğumuz Subcomandante Marcos öyküleri olabilir, Neruda’nın şiirleri de. Diego Rivera’nın muralları tabii. Bitmeyen acıya bitmeyen neşeyle kafa tutma direnci, büktükleri İspanyolca’nın duygularla iç içe geçişi, şamanlık kökleri, hayvanların en güzelleri ve bitkilerin en çeşitlileri.
Peki neydi buradan iten? Seyahatlerimi planlarken dünyanın öte köşesindeki ülkeleri ilk sıraya koymama sebep olan neydi artık? Neydi bir komşu kapısında soluklanmanın yetmemesinin nedeni?
Tarih ve politikanın boğazıma kadar gömüldüğüm ezici yükü, mahalle kabadayılarının tahakkümü, sırtımı verdiğim dostların dönüp yapıştırdığı tokat enseme. Vize kuyrukları, değerli bildiğimiz her ilkenin ardına saklanan riya ya da bir kol boyunu tüm mesafelerin ölçüsü yapmış Avrupalılar belki.
Kartel mi varmış, hırsızlık mı. Adam kaçırma mı daha tehlikeliymiş uyuşturucu batağı mı. Bıçaklanmamaya dikkat etmeliymişim ve sokakta biri beni soymak istediğinde üstümdeki her şeyi amasız teslim etmeliymişim. Telefonumla orada burada çok oynamamalı, akşam dokuzdan sonra yalnız yürümemeliymişim.
Evde oturur, uzun bir seyahatin hayalini kurarken icazet beklemeden üşüşen canavarlar, karşılarına yenik ve güçsüz bile dikilseniz inlerine giriyor. Ölümden korkmak yaşamaktan korkmakmış. Dünyayı risk yumağı olarak gören hareket kabiliyetini yitirirmiş.
Bir uğur böceği gibi kırmızı üstüne siyah benekli, bir kelebek gibi alacalı bulacalı olamadım belki ama kanatlarım sayesinde çıktığım güvenli yerden, kendimden milyonlarca kat büyük bu gezegenin içinde oradan oraya uçabildim. Nehirlerin aktığı yöne, yırtıcıların gagalarından uzağa, yeşilin arasına, güzel kokuların kalbine doğru süzülüp burnuma çiçeklerin taçlarını, gözlerime o güneydeki gizemli kıtanın renklerini değdirebildim.
Latin Amerika’da geçen sekiz ayda sihirli bir iğne iplik dönüp durdu aramızda, arkadaşlıklar ördü, deneyimler işledi. İsmime yeni bir anlam yükledi. Coğrafya kaderdi ama kaderi eğip bükmek de bize tahsis bir beceriydi. Latinleri, Amerikalıları, Avrupalıları, Türkleri, yemeyi, içmeyi, sevmeyi, sevilmeyi, eğlenmeyi, üzülmeyi başka bir kültürün imbiğinden süzerek tekrar deneyim ettim. Yaşamın olay örgüsündeki boşlukların, kendi kararlarımızın başka etkilerle alt üst olmasından, kararsızlıktan doğan huzursuzluklardan ibaret olduğunu farkettim. Oysa yolda boşluk yok. Neyin neden yaşandığı, kendime, ülkeme ve dünyaya Latin Amerika’dan baktığım zamanki kadar bariz olmadı hiç.
* 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’ndan göçen Türkler, Kürtler, Ermeniler, Araplar, Yahudiler için Latinlerin kullandığı şemsiye kelime.
Başlıktaki fotoğraf: Salar de Uyuni






