Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

5 Nisan 2022

Öykü

Fotoğraf

Nermin Ayduran

Paylaş

3

0


Elimdeki renksiz fotoğrafa uzun uzun bakıyorum. Bir şey oluyor sonra. Zaman sarsılıyor. İçimden başka bir el uzanıyor, orada değişmeden duran çocuğun ellerini tutuyorum. Güneşli bir gündüzde, mütevazı bahçenin göğüne uzanıp dolanan asmalarla, asma yapraklarının gölgesi sinmiş, müstakil, beyaz badanalı evin duvarının önündeki anneannemin kollarındayım. Miniciğim, gülüyorum. Üzerimde el örgüsü beyaz kazağım, pantolonum… Gencecik babam fotoğrafımızı çekiyor. Bir buket kırmızı karanfilin, vazoda solmadan üç beş gün durduğu kadar güzelleşiyor zaman. Fotoğrafta anı olarak kalan, aile hazinesinden değerli bir parçaymışçasına koleksiyondan anlara özlemli bir şiir söylüyorum.  

Seni düşünürken / Bir çakıl taşı ısınır içimde / Bir kuş gelir yüreğimin ucuna konar / Bir gelincik açılır ansızın / Bir gelincik sinsi sinsi kanar

Aniden karnımın solu seğiriyor. Uyuyasım vardı oysa halsizdim demin. Heyecanlanıp sol tarafıma dokunuyorum. Hayırdır inşallah, ne çabuk kıpırdadın!

Akşama dek sabredebilir miyim? Orhan’ı arasam, ona da söylesem, bebeğimiz kıpırdadı desem. Tutabilir miyim ki kendimi onca saat? Geldiğinde sürpriz mi olsa! Ya da durumu abartmadan bir anlık seğirmeydi geldi geçti derim. Odanın kapısı gıcırdıyor, irkiliyorum birden. Tırmalayıcı sesinden kulağım uğulduyor. Evi havalandırmak için araladığım yarı açık pencereden içeriye sızan poyrazın esintisi, kapıyı sertçe üfürüyor. Dalgınlığımdan sıyrılıp pencerenin önüne gidiyorum. Poyraz bu, bildiğimiz çılgın. Camı kapatmaya yelteniyorum. İçeriye giren oksijenin asabiyetine şaşırmıyorum, haberlerde duyduklarım aklıma geliyor. Kar geliyormuş. Kış görkemli fırtınalarla gelecekmiş. Pencereyi kapatır kapatmaz soğumuş cam hafiften buğulanıyor. Göğün sokağa yansıyan sisi, gün doğumundan beri odalarda duran bitimsiz karaltı, akşamı andıran görünümde. İnsanın ruhunu yoran bu bunaltıcı havayla öğlen oluyor. Zil çalıyor. Durgunca kapıya doğru yürüyorum. Kapının üstündeki delikten boşluğa bakınca iki kadın görüyorum. Kim ki bu kadınlar? Kapıyı tam açmadan aralığından başımı uzatıp, huzursuzca soruyorum, “Kimi aramıştınız?” Kahverengi tonlarındaki paltolarının üzerinden biçimsizce sarkan, kalın, yün şallarını gevşeterek, “Sağlık ocağından geliyoruz, ebeyiz,” deyip cevap vermemi beklemeden, “gebeymişsiniz, rutin kontroller için, uygunsanız kayıt alacağız,” diyorlar, onlara güvenmemi sağlıyorlar. Kaygım azalıyor. 

Kapıyı açıp, “Buyurun,” diyorum ince toy sesimle. Nedenini gayet de bildiğim tedbirli bir çekintiyle onları içeriye davet ediyorum. Önce pek çok soru soruyorlar: Kaç yaşındasın? İlk gebeliğin mi? Çalışıyor musun? Düzenli doktora gidiyor musun? Sorular sorular… Cevap verdikçe genç olanı, büyük siyah çantasından çıkardığı beyaz resmi belgeye dediklerimi kaydediyor. Elinde evrak olmayan diğeri, rahatça hem beni hem etrafı izliyor. Arkadaşı bilgileri yazarken o da başka bir şeyler söylüyor. “Bulantın olduğunda gün içinde nane limon ya da ıhlamur kaynatıp bir iki fincan içersin. Sabahları uyandığında yataktan hemen kalkmamalısın. Başucunda kraker, meyve gibi yiyecekler ve su olsun. Bir şeyler yiyip su içtiğinde tansiyonun düşmez,” diyerek tavsiyeler veriyor.

“Bunları öğrenmem iyi oldu,” diyor teşekkür ediyorum. “Doğuma kadar, doğumdan sonraki bir yıl boyunca da gelip hem senin sağlığını, hem bebeğinin gelişimini düzenli kontrol edeceğiz,” diyor, gitmek için kalkıyorlar. Kapıdan uğurlarken, bazı şeyleri tekrar ediyorlar; yememe içmeme, ilaçlarımı düzenli almama, kiloma dikkat etmemin ve bütün bunları önemsememin doğumda yardımcı olacağını itinayla anlatıyorlar. Onların bu özel ilgisi çiçeği burnunda anne adayı olduğumu keskinleştiriyor. Ne yalan söyleyeyim, ilgileri hoşuma gidiyor. Gidiyorlar. Yalnız kalıyorum. Şiirime bebeğimi söylüyorum.  Dilim kanım kadar saf, berrak, sahici. Ne güzeldir şimdi sesim. Sesin ne güzeldir senin. Bebeğim şimdi şiirim. Baharda yemyeşil çayırlara, papatyalara, lalelere, müptela olup uçuşan mutlu kelebekler vücuduma uğruyor. Kelebeklerin kanatları tüyden ince, tek tek konuyorlar hücrelerime, ceninime…  

Ortalık iyice kararıyor. Fırtına başlıyor. Bahçenin sol cephesindeki ahşap çardağın olduğu yerden büyük bir gürültü kopuyor. Mutfağa koşuyorum. Pencereyi açıp çardağın olduğu yere eğilip bakınca, iki limon çamının çardağın üzerine devrildiğini görsem de fazla bakamıyorum, pencereyi hemen kapatıyorum. Fırtınanın uğultulu sesi kapalı camlar ardından odalara ulaşıyor.  Binadaki suskunluğun, havanın bunca gürültüsüne uyumsuzluğunu yaşımla örtüşmeyen durumlarıma benzetiyorum. Deli dolu olmak varken, neden erkenden eren incirler gibiyim; olgun, yumuşak, ağır başlı…  Kendimle yüzleşmekten çekiniyorum. Çekindikçe birçok durumu umursamıyorum. Zamanla hayata karşı nasıl şekilleneceğim, alacağım kıvam nasıl olur? Her şeyden bihaberim ama anne olmak için de öylesine hazırım. Sabırsızım. Hazırım gibi hissediyorum! Gelelim çardağa… Bir hevesle, henüz yeni yaptırdığı çardağı gözünden sakınan ev sahibi, çardağın bu halini gördüğünde ne yapar bilmesem de, başka çamların ve de geçen yıl dikilen körpe ıhlamur ağacının da fırtınaya dayanamayıp devrilebileceğine endişeleniyorum.

Havanın ağır kasvetiyle daralıp, mutfaktaki erzak dolabının önündeki büyükçe postere, ağlayan kız çocuğu resmine bakıyorum. Gözlerindeki gereksiz hüzünle sağ gözünden süzülen bir damla yaş, yanağının ortasında donuk vaziyette duruyor. Onu böyle gördükçe duygulanıyor, çocuklar neden ağlar diyorum. Çocuğun bunca hüznü nedendir? Ressamın bir bildiği vardır belki. Ben de böyle ağlar mıydım? Çocukluğumu anımsamayışım her defasında kalbimde şimşekler çaktırıyor. Fırtınaların en alasını ne çok anımın silindiği hafızamda yaşıyorum. Ocaktaki su kaynıyor. Fokurtusu hırçınlaşıyor. Buradayım geldim, kaynama artık. Damarlarımdaki fokurtudan ocaktakine hızlıca geçiyorum. Birbirinin eş değeri değiller. Düşündüğüm her şey kafamdan gidiyor. Ocağın altını kısıyorum. Ihlamur demleniyor. Kendine has esanslı yumuşak kokusuyla, ıhlamur ağacının çıtı pıtı çiçeklerle bezeli dallarını hayalimde tasavvur ediyorum. Ağacın çiçekleri tatlı tatlı ılıklaşıyor kanımda, bebeğim de içecek ya, seviniyorum.  

Akşam oluyor. Fırtına azalmıyor, rüzgârı hırpalayıcı, fena… Soğuk hep böyle, istisnasız acımasız… Bugünlerde duygularım karmakarışık. Gebelikten olurmuş meğer. Ufacık söz götürmüyorum, alınıveriyorum bir şeylere, durmadan Orhan’a yükleniyorum. Üstüme titriyor Orhan. Evhamlı. Türlü türlü senaryolarla beni de kendine benzetiyor. Sabah evden çıkarken sıkı sıkı tembihler ediyor. “Evden çıkma, en azından bu aylar, çok soğuk, ne olur ne olmaz üşütürsün, dikkat etmelisin karıcığım.”

 “Çıkmam, için rahat olsun.”

Şiirlerim var nasılsa! Sözcüklerde geziniyorum. Dizelerdeki caddeler, mekânlar öyle güzel ki! Salondaki köşemde, abajurun kenarında, elimde kitabımla oturuyorsam da zihnimi, bedenimi sokaklara gönderiyorum. Nabzım soluğumda atıyor. Eve döndüğümde, kalbimde krizantemler açıyor. Kimse evden çıktığımı bilmiyor. Alına salına rahatça gezindiğimi, parklarda çocuklarla salıncağa bindiğimi, bahçelerde ağaçlarla çiçeklerle sohbet ettiğimi, kızarmış narlara, armutlara göz kırptığımı, soğuğa aldırmadan saatlerce dolaştığımı kendimden başka kimse bilmiyor. Ihlamuru son damlasına değin bitiriyorum. Midem yatışıyor. Bulantı olmuyor, umduğumdan da iyi geliyor. Fırından her yere dağılan kakaonun kokusundan anlıyorum ki kek de pişmiş. Saati fark ediyorum, epey olmuş, sokağın lambası yanmış, ortalık kararmış. Balkona çıkıyorum. Fırtına azalmış. Karşımızdaki apartmanın sundurmasında sırtında çantasıyla bir kız çocuğu bekliyor. Besbelli üşümüş, iyice paltosuna sokulmuş. Okuldan dönüş saati. Sokak kapısı açılıyor, hızlıca içeriye giriyor. Orhan görünmüyor. Gelmesi an meselesi, şimdilerde kapı çalar. İçeriye girmeden önce bir daha gökyüzüne bakıyorum. Beyaz, bulanık bir buğu kaplamış bütün göğü, karşıdaki dağlar görünmüyor. Bu gece kar yağabilir, belki de lapa lapa yağabilir.

Zil ansızın çalıyor. Çocuksu sevinçle kapıyı açıyorum. Orhan’ın elinde nergisler. “Sevgilim, sana çok yakışıyor nergis,” diyor, yüzüme doğru eğiliyor. Saçlarımı kokluyor, gözleri kapalı.  Soluğunu saçlarıma savuruyor, kucağıma nergisleri bırakıyor. Yüzüm yanıyor, kızarıyorum, “Çikolatalı kek yaptım sana,” diyorum. Bu kez ellerimi tutuyor, avuçlarımı öpüyor. Yanakları buz kesiği, dudaklarındaki titreyiş sabahkinin aynı. Tatlılaşıyor kanım, ılık ılık canım. Sol yanım seğiriyor öğlenki gibi.

“Bebeğimiz sevgilim!”

***

Renksiz fotoğrafı arıyorum, içinde çocukluğum olan, anneannem olan.

Bulamıyorum.  

Başka bir fotoğraftayız. Birisi çekiyor.

Babacığım diyorum, fotoğrafı gene o çeksin.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serhat Uyumaz

7 Mayıs 2025

Bu Kez Uzakta Değil

“Alo. Abi yeni uyandım. Gece ben mi seni aradım, sen mi aradın?”“Serhat dostum, ben aradım. Evde misin?”“Evet. Her zaman olduğu gibi.”“Sizin oralardayım müsaitsen çay içelim.”“Olur. Abi bana yirmi dakika ver.”“Tamam dostum.”Ağır nemli havada duş almak size artı bir şey katmaz. Kar..

Devamı..

Bir Karşı-Örgütlenme Biçimi Olarak 1 M..

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024