İnsanlarla konuşmayı sevmiyorum. Sabahları bir günaydın demek bile zor geliyor. Onlar da bana demesin, umurumda mı? Değil. Görmezden gelseler, unutsalar beni. Ne öyle vıcık vıcık, aşkomlar, kankiler, Zeynepcimler. Bana kalsa bundan sonraki hayatımı bir salyangoz gibi kabuğumda geçirmek isterdim. Bırakmıyorlar ama. İnsanın salyangoz gibi hissetmesine bile izin vermiyorlar.
Yaşamım tüm açılardan da berbat.
Çok kereler düzeltmeyi denedim, mesela iş aradım. Psikologdan randevu aldım, insanlarla konuşmaya çalıştım olmadı. Düz, dümdüz olduğum yerde bekliyorum. Bir kahramanı falan değil günlerin sinsice devrilmesini. Kendime göre içinde bulunduğum durumum her geçen gün arabeskti ve bu sinir bozucuydu. İnsanın kendisini şiddetli geçimsizlikten boşama hakkı olsaydı keşke. “Bu kadın çok tuhaf boşayın beni" diyen eski kocam gibi arkama bakmadan kaçardım o zaman. Müşkülpesent, ev işlerinde pasaklı, kalabalıklara katlanamayan bir kadınla kim yaşamak ister ki? Ben istemezdim.
"Kızımsenanormalsinleri" hâlâ kulağımda.
Kapının sert çarpılmasına, kibrit çöplerine, insan gürültüsüne, sıkışmış yaşam ve ilişkilere, çocuklu bakımsız kadınlara, dantelli eşyalara, lavabosundaki kire dişlerinden daha fazla önem veren kadın robotlara, bir kafede tek başına oturmaktan çekinen teyzelere ve buna karışan bekçilere tahammül edemiyorum. Hepsini bir kaşık suda boğmak istiyorum.
Böyle zamanlarda, odamın içindeki eşyalar benimle alay ediyor, ayıplıyorlardı. Bok rengi duvar göbeğini hoplata hoplata gülüyor, öldür onları öldür de kurtul diyordu.
Görünen bir pürüze karşı gizli akıntılar.
Hiç unutmuyorum, kocalarını işe gönderdikten sonra etek altına incecik külotu çekip, sevgililerine koşan ablalar çocuklarını benden uzak tutmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.
Kurban bayramlarında tüm butları ona götüren babamı, iki arada bir derede eve alan Melek hanım da bunlardan biriydi. Kızı Zeliha’yla çok iyi anlaşırdık. Beni üzebilir, benimle alay edebilirdi aldırmazdım. Ona karşı öyle yumuşaktım ki. Bir sabah okula birlikte gitmek için evlerinin önüne gidip yarım saat soğuk betonda beklemiştim. O gün kapıyı açmamış, dışarıda bekletmişti beni. Yoldan geçen biri, "Kızım bekleme git hadi açmıyor işte," demişti.
Salaklığım yüzsüzlüğe dönüşmüştü ama anlamıyordum. En sonunda cama çıkıp, "Artık bize gelme, okula kendim giderim annem seni istemiyor," demişti. Bunu söylerken yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu.
O halimle betona yapışmış bir hamam böceğini andırdığıma emindim.
Melek hanım, iki günde bir basit bahanelerle bize geliyor, pişirdiği sırdan yemeklerle babamı içten içe tavlıyordu. Annemin gözünün içine bakarak yapıyordu bunu.
Günlerde, apartman önü toplantılarında mahallenin en düzgün kadını imajını bozmuyor, edep üzerine vaazlar veriyordu. Yumurta akı gibi kokan pütürlü beyaz teninin üzerine pembe renkteki iğne oyası yapımı örtüyü kaşlarına kadar döküyor, kafasını bir sağa bir sola sallıyodu. Yüzüne yapışan yapmacık mimikleriyle mahallenin düzenini güya o sağlıyordu.
Aynı dönemlerde karşı komşumuzun oğlu muratla mektupla konuşuyorduk. Arada bir pencereden karşıdan karşıya bakışmalar, gülüşmeler. Bir kere bile yan yana gelememiştik. Murat'ın meraklı ve her şeye burnunu sokan annesi ona yazdığım mektupları bulmuş, ertesi günü de tüm mahalleye duyurmuştu. Melek hanım her zamanki haliyle tahtına oturmuş, "Mahallede mektuplaşanlar varmış, ayıp ayıp şeyler yazıyorlarmış birbirlerine. Bunları camiinin hoporlerinden okutup bi güzel rezil etmeli. Bi daha yapmazlar," diye bağırıyordu.
Ertesi gün, o bit kadar mahallede Murat başka bir şeye dönüştürülmüştü.
Daha on beşinde çok canlar yakması beklenen onur madalyasını almıştı düzenordusundan. (Do) Benim adımsa erkeklerle ‘konuşankıza’ çıkmıştı. O günden bir yıl sonra annem ve ben o evden taşındık, çünkü bu küçücük mahallenin, küçük insanları ruhumuzu sıkıştırıyordu. Giderken Do 'nun taşımamı istediği suçluluk duygusunu yanımda götürmeyecektim. Bir suçlu varsa o da önce babamdı, sonra Melek hanım ve Do' nun müridleri.
Ben değildim.
İki insan gibi konuşabildiğimiz günlerde eski kocam, Melek hanım ve diğerleri için feleğin çemberinden geçmişler, diyerek kibirlenirdi. Benden gizli bir kadeh bir şeyler içmek için yalvardığı kadınları unutarak.
Ona kızmıyordum. Yaşam güzeldi sınırlar olmaksızın. Sonsuzdu.
Bu sonsuzlukta, makyaj aynasının önündeki ilaçlarla cilveleşiyor, fakat buruşuk ve unutkan yenibenle, ne yapacağımı bilemiyordum. Beynimin içi derin bir kuyu, grimsi bir boşluktu. Kimi anılar ya kayıptı, ya da uydurma. Hiçbir şeyden emin olamıyordum. Kötü insanlar tarafından kullanılmış iyi bir denektim, ya da fazla dramatik. Şehirler, isimler ve tarifler bir anda uçmuştu. Dikiş iğneleriyle iri iri teyeller atmayı deniyor, yine de yaşamın iki yakasını bir araya getiremiyordum. Rüyalarımda yolundan çıkmıştı, bir gece sabaha karşı Antik Çağ tiyatrosunda Dionysos' a karşı "Nasıldır zamana ve arzulara hükmetmek" diye teatral bir halde seslenmiş, cevap alamayınca, ona lanetler yağdırmıştım.
Annemin deyimiyle usulcanak tozutuyordum. Tozurturken de, tek kişilik gözlem evine dönmüştüm.
Otobüsler duraklar, resmi kurumlar insanların en çıplak olduğu yerlerdi. Gördüğüm her şeyi ayrıntılarına kadar inceliyor, sonra da tek tek defterime yazıyordum. Günün sonunda, aceleye getirilmiş bir seksin sonrasında kazağını ters giymiş kadının telaşıyla, bir tane mendil satmak için yalandan besmele çeken çarpık bir ağzın o sarı çirkinliği, çürümüş dişleri, haşlanmış et gibi kokan teniyle baş başa kalıyordum. Her defasında görüntüler tekrardan başa sarıyor, kusmak istiyordum. Kusmak rahatlatırdı ama ben rahatlayamıyordum.
Aynı günün ertesi sabahında kitapevine gitmek için uzun gri otobüslerden birine bindim. Niyetim, yine arka koltuklardan birine oturarak, oraya kurulan geveze erkekleri bakışlarımla huzursuz etmekti.
Sonra niyeyse vazgeçtim. Cam kenarına oturdum. Hemen sonra benim yaşlarımda bir kadın gelip yanıma oturdu. Gözüm onun üzerindeydi ama o hiç bakmıyordu. Gözlerinin iç kısmını sürmeyle kapkara yapmış, iri dudaklarının kenarında ince bıyık denen türden tüyleri almayı unutmuştu.
Üzerinde topuklarına kadar dar bir manto. Rengi rutubetli bir mutfakta ağarmış, yok olmuştu sanki. İşlevi manto olmaktan çıkmış, çaput parçasına dönüşmüştü. Parfüm yerine, tavadan henüz alınmış pişi gibi yağ kokuyordu. Gövdesi oturduğu koltuktan taşıyor, taştıkça beni cam kenarına doğru sıkıştırıyordu. Göğsüne sımsıkı bastırdığı modası çoktan geçmiş olan siyah çantasıyla yüzünde hiç günaha bulaşmamış olmanın verdiği o hafif gurur vardı. Sonra dönüp burnunun ucuyla baktı bana, küçümser gibi. Evet tam olarak böyle. Ben onun tamtersine gülümsüyordum. Benim ona yaptığım gibi izlemeye başladı beni. Gözlerinin yanıyla bakımlı ellerime, nemli kollarıma eteğimin yırtmacından görünen bacaklarıma baktı. Sonra da ağır kokusunu arkasında bırakarak otobüsten indi.
İnce bir gölge gibi kalabalığa karıştı.
Bense arkasından bakakaldım bir süre. Otobüs şoförü aracı durdurdu. Kapıları kitledi. Ekranda neon yeşili "Sizin için son durak hanımefendi" yazısı tekrarlar halinde geçmeye başladı. Koltuklar, camlar yerin tozlu zemini buz gibi beyaz olmuştu. Sonra, beyaz ışık, beyaz eldiven, galoşlu terlik ve morfinle doldu içerisi..






