Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Şubat 2021

Söyleşi

Hoşt: Burak İhsan ile İkinci Romanı Üzerine Söyleşi

Serkan Parlak

Paylaş

1

0


"Bir metni okumaya ayırdığımız vakitte acele etmemiz, hızlı hareket etmemiz gerekmiyor. Burada bir süreliğine başka bir dünyaya geçebilir ve orada daha şiirsel bir dille konuşabilir, daha şiirsel düşünebiliriz. Bu, hepimize iyi gelecektir."

Burak İhsan’la yeni romanı Hoşt hakkında konuştuk.

Serkan Parlak: Burak Bey, ilk öykünüzü Oggito’da okuduk, sonra Haziran Kalsın geldi, şimdi Hoşt, kurmaca yazı yolculuğunuzu başlangıçtan bugüne gelişimini sizden dinlemek isterim.

Burak İhsan: Oggito’da yayımlanan ilk öykü denemem, yazdıklarımı başkalarının da okumasına dair gösterdiğim cüretin bir neticesi ve sonu romanlarıma çıkan uzun kurmaca yazı yolculuğumun ilk adımı oldu.

Aradan geçen dört yıl, bu şekilde telaffuz edildiğinde epey kısa gelebilir kulağa. Dünyanın güneş etrafında dört kez dönmüş olması, pek de mühim olmasa gerek onun için. Benim içinse bu süre bine yakın uykusuz gece, okunan yüzlerce kitap, yazılıp silinen binlerce cümle, yırtılan yüzlerce sayfa, kırılan onlarca hayal ve alınan onlarca kararın semeresi olan iki roman anlamına geliyor.

SP: Romanınızın merkezinde “Ceviz” var, başkahramanınız Ceviz hakkında neler söylersiniz?

Bİ: Ceviz, aslında hepimizin gözü önünde olan hatta çoğunlukla temas ettiğimiz bir kahraman. Her gün sokakta, parkta ya da bir durakta rastlıyoruz ona. Çoğu zaman şöyle bir başını okşayıp yanından geçiyoruz. Sadece adının Ceviz olduğunu bilmiyoruz. Neler yaşadığı, neler düşündüğü üstüne pek kafa yormuyoruz belki. Ama orada olduğunu biliyoruz.

Hikâyesinin içinden bakarsak, Ceviz, minnet duygusunun altında fazlaca eziliyor. Bunun için ona kızıyorum. Yaşadıkları kolay şeyler değil ve bunların sonraki tepkilerini etkilemesi çok doğal, ancak o bu durumu kabullenemiyor ve uzun süre suçluluk duygusunun yarattığı muhakemeler içinde debelenip duruyor.

Öte yandan düştüğü yerden kalkmayı, yeniden başlayacak cesareti ve dirayeti göstermeyi de biliyor Ceviz. Bu hâlini ise takdir ediyorum. Zaman zaman başka şeyler düşünse de, yine de hayata, kendine tutunmayı becerebiliyor.

SP: İnsan dışındaki varlık, hayvan, eşya ve nesneleri kişileştirirken bazı nüanslara dikkat etmeliyiz. Köpeğe uygun bir konuşma, düşünme, duygulanma biçimi, ona özgülük olmalı. İnsan gibi uzun cümlelerle konuşması sorun olabilir. Bu çok önemli meseleye nasıl çalıştınız?

Bİ: Açıkçası ilk taslağı yazmaya başladıktan sonra uzun bir ara verip sadece bu mesele üzerine düşündüm ve okudum. Köpeğe uygun bir konuşma biçimi nasıl olmalı? Bir köpek nasıl düşünmeli, duygulanmalı? Uzun cümlelerle mi yoksa kısa cümlelerle mi konuşmalı? Kullandığı kelimeler nasıl seçilmeli?

Derken, okuduğum ve romanda epigraf olarak da kullandığım iki cümle bu düğümü çözdü.

“Konuşabilen bir hayvan şöyle demiş,” diyordu Nietzsche, Tan Kızıllığı’nda. “İnsanlık, en azından biz hayvanların maruz kalmadığı bir önyargıdır.”

Baktığınız zaman gayet “insanî” bir cümleydi bu. Konuşabilen bir hayvan tarafından, bir insan gibi söylenmişti. Bir hayvan konuşabilecekse şayet, bunu bir insan gibi yapabilirdi pekâlâ.

Sonra bir başka cümle, Wittgenstein’ın, “Bir aslan konuşabilseydi bile onun söylediklerini anlayamayacaktık” sözüyle başka bir açıdan daha bakabilmeye başladım. Belki de hangi yöntemi kullanırsam kullanayım, bir köpeğin konuşuyor oluşunu mantıklı bir çerçeveye oturtamayacaktım.

Dolayısıyla yapmam gereken şeyin, onu bizim anlayacağımız şekilde konuşturmak ancak köpek gibi hareket ettirmek olduğunu anladım. O andan itibaren Ceviz hep bizim gibi konuştu ancak sevinmek yerine kuyruk salladı, sinirlenmek yerine hırladı, bağırmak yerine havladı. 

SP: Romanınızda güven, minnet, bağlılık ve özgürlük gibi evrensel temalar var. Bu temaları kurmaca metniniz üzerinden yeniden üretirken nasıl bir yöntem izlediniz?

Bİ: Bunlar bizi olumlu ve olumsuz yanlarıyla kuşatan kavramlar. Her biri hassas bir dengede ayakta durmaya çalışıyor ve uçlara doğru meylettiğinizde yıkmaya, yıkılmaya hazırlar. Metnin içinde her birine, her iki yönüyle de yer vermeye çalıştım. Gerek içsel monologlar, gerek karakterler arası diyaloglar üzerinden; bazen anlatılan bir mesel, bazense hatırlanan bir an vesilesiyle yeniden üretmeye gayret ettim.

SP: Romanınızın başlangıç ve son bölümlerine nasıl çalıştınız? Zordur çünkü, yanılıyor muyum?

Bİ: Muhakkak. Açıkçası ben her zaman sonu başlangıçtan daha zor buluyorum zira her şey bir başlangıç fikriyle başlıyor zaten ancak sona dair seçenekler sonsuz ve yolculuk boyunca sürekli değişime açık.

Başlangıçla alakalı çalışmam genellikle karakterlerin yapısı ve mekânsal özellikler üzerine oluyor ki, genel teamül de budur sanırım. Bir yandan karakterlerin ruhsal, fiziksel özelliklerini belirlerken, aynı zamanda hikâyenin geçeceği yerleri tekrar dolaşıp fotoğraflayarak ‘mekânın poetikası’nı özümsemeye çalışıyorum.

Son bölüm ise bir çalışmadan ziyade katî bir kararın ürünü bence. Bir yerde “Burada bitmeli” diyorsunuz ve bitiyor. Aksi takdirde yıllarca aynı metni yazmayı sürdürebilirsiniz.

SP: Burak Bey, romanlarınızda şiirsel bir anlatım arayışınız olduğunu düşünüyorum, bu arayışın nedeni nedir?

Bİ: Edebiyatın bir kaçış noktası, dinlenme ve beslenme alanı hatta sığınılan bir liman olduğunu düşünüyorum. Neoliberal sistemin dayattığı bireyci, ben-merkezci, hızlı ve doyumsuz hayat hepimizi çok yoruyor. Kimseyi dinlemeye, söyledikleri üzerine düşünmeye, uzun ve süslü cümleler kurmaya vakit ayıramıyoruz artık zira ‘vakit, nakittir’ deniyor ve nakit kutsanıyor. Dolayısıyla gündelik hayatta kullandığımız kelimeler düz ve hoyrat, kurduğumuz cümleler kısa ve net.

Edebi hayatımız ise böyle olmak zorunda değil. Bir metni okumaya ayırdığımız vakitte acele etmemiz, hızlı hareket etmemiz gerekmiyor. Burada bir süreliğine başka bir dünyaya geçebilir ve orada daha şiirsel bir dille konuşabilir, daha şiirsel düşünebiliriz. Bu, hepimize iyi gelecektir.

SP: Bazı geleneksel varlıkların hoyratça kaybolup gitmesi - mekânlar, değerler ve tabi ki insanlar- durumunun sizin için önemli, bu duyarlılığınızın temelinde neler var?

Bİ: Geleneksel ile başı hoş olan biri değilim esasında. Bu anlamda ‘kadim’ kelimesini daha çok seviyor ve önemsiyorum sanırım. Kadim mekânlar, kadim değerler, kadim halklar… Bunların hoyratça yok edilmesine yahut yok sayılmasına itirazım var.

“Mekân,” der Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı eserinde, “peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar.” Bu peteklerin hunharca yok edilmesini, o petekleri var eden insanların yok sayılmasını ve o peteklerde asırlar içinde oluşan kıymetli balın, değerlerin unutulmasını içime sindiremiyorum. Duyarlılığımın temeli budur.

SP: Burak Bey salgın döneminde neler okudunuz, masanızda neler var, önümüzdeki dönemde sizden neler okuyabiliriz?

Bİ: Salgın dönemi ve getirdiği zorunlu izolasyon herkes gibi benim de içime daha çok dönmeme, yaşatıldığımız düzeni sorgulamama ve daha iyisi üzerine düşünmeme sebep oldu. Okumalarımı da bu yönde etkiledi.

Özellikle yazarken, kurgu okumamaya özen gösteriyorum zira etkilenme riskiniz yüksek oluyor. Bu nedenle bu dönemi daha çok felsefe ve kuramsal okumalar yaparak geçirdim, geçiriyorum. Şu an elimde John Zerzan’ın Gelecekteki İlkel adlı eseri var. Müthiş bir inceleme ve bugüne nasıl, neden geldiğimizin eleştirisi yanında daha güzel bir yarına varmak için neler yapabileceğimize dair öneriler sunuyor. Masamda ise Adrian Bardon’un Zaman Felsefesinin Kısa Tarihi, Samir Amin’in Liberal Virüs’ü, Kenan Sarıalioğlu’nun Homeros’tan Nâzım’a Şiir ve Felsefe’si ile Aleksandr Soljenitsin’in Kanser Koğuşu adlı romanı okunmak üzere bekliyor.

Salgın döneminde yazdığım kısa deneme ve küçürek öykü kıvamındaki metinleri topladığım bir dosya üzerinde çalışıyorum şu sıralar. Onu tamamladıktan hemen sonra, kanser hastası bir kadının öyküsünü anlatacağım yeni romanımı yazmaya başlayacağım. Okunacak fırsatı bulabilecek mi, göreceğiz.

 

 

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Albrecht Dürer’in Yahudi Düşmanlığı Ta..T. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024