Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

1 Kasım 2022

Öykü

Mahallemizin En Delikanlısı

Aslan Eren

Paylaş

2

0


       Bizim mahalle “Köprünün Arkasındaki Mahalle” olarak bilinirdi. Labirent sokakları, kışın çamurlu, yazın tozlu dar yollarıyla, birbirine bitişik kerpiç evleriyle; duvarların üzerinde yazım ve imla kurallarına isyan bayrağını çeken aforizmalarıyla, sloganlarıyla, aşk itiraflarıyla muhteşemdi. Mahallede her evin avlusunda, üstünde mavi sayaçlarıyla musluklar vardı; ancak musluklardan yıl on iki ay, su aktığını görmezdik. Su akmadığı için de zaten muslukların ağzı pastan kapanmıştı. Konu komşu belediyeden umudumuzu kestiğimiz için kendi aramızda para toplayarak mahallede kuyu açmış, kuyunun ağzına çeşme yerleştirmiş, çeşmeye de pompa bağlamıştık. Mahallenin bütün kadınları rengârenk bidonlarla o çeşmeden evlerine su taşırlardı, bizde sabahleyin okula giderken o çeşmede itişe kakışa yüzümüzü yıkar, öğlen okul dönüşünde çeşmeye koşar yine itişe kakışa kana kana su içerdik, sonra aramızdan biri çıkar, ağzındaki suyu birimizden birimizin yüzüne püskürterek su savaşının fitilini ateşlerdi. Su savaşının sonunda evlerimize girer girmez kimimiz azar işitir, kimimiz kötek yerdik.

       Bizim mahalle yani “Köprünün Arkasındaki Mahalle” tüm şehir tarafından tanınan meşhur bir yerdi. Şehirdeki herkesi bizim mahalleyi tanırdı, tanıdıkları için çekinirlerdi. Ticari taksiler, seyyar satıcılar, hamallar, köprüyü bir adım dahi geçmezler, şehirdeki aileler çocuklarına köprünün arkasındaki mahalleden uzak durmalarını, o mahalleden kimseyle arkadaşlık kurmamaları konusunda ikaz ederlerdi. Çünkü bizim mahalle yani “Köprünün Arkasındaki Mahalle “meşhur hırsız Uzun Bedran’ın mıntıkasıymış!

     Uzun Bedran bizim mahallenin insanıydı. Evlerinin kapısı evimizin kapısına bakardı. Annesiyle yaşardı. Uzun Bedran lakabının hakkını verecek kadar uzun boyluydu; kolları bacakları uzun, omuzları geniş, elmacık kemikleri çıkık, çenesi sivri, fırça bıyıklı, sadece kafasının etrafında azıcık saçı olan biriydi. Saçlarının geri kalanını muhtemelen hapiste geçirdiği yıllarda bırakmıştı. Yürüdüğü zaman arkadan bakıldığında uzun kolları geniş omzuyla bir kartalı andırırdı. Yürürken bir adımı yarım metreden fazlaydı.

***

     Uzun Bedran çocukken her sabah boya kutusunu alır işe çıkar, akşam eve geldiğinde yeterince para kazanmamışsa at arabacılığı yapan babasından kamçıyla dayak yerdi, aç bırakılırdı, ahıra kapatılırdı. Akşamları babasından dayak yememek için ayakkabı boyacılığından yeterince para kazanmazsa bakkallardan toptancılardan kaçak çay, sigara çalar, ayakkabı boyacılığından kazandığı paranın üstüne hırsızlıktan kazandığı parayı da ekleyip akşam babasına verir, babası onun gözlerinin içine baka baka parayı sayar, saydığı paranın miktarından memnun kalırsa  “bak şimdi zıkkımlanmayı hak ettin “derdi.  Haliyle Bedran’da zamanla hırsızlığa alıştı, hırsızlıkta büyüdü, nam saldı, çete kurdu. Ancak fakir fukaranın ekmeğine, parasına dokunmaz, dokunanı da haşat ederdi.

***

    Bir defasında çarşıda çay ocağının kapısında arkadaşlarıyla otururken hali perperişan yaşlı bir kadın nefes nefese yanlarına gelmiş:

“Gençler Bedran hanginiz?” diye sormuş.

Bedran:

“Hayırdır ana, kimsin, ne yapacaksın Bedran’ı?”

Çaresizliği ayan beyan yüzünden okunan kadın ağlamaya başlamış. Bedran ayağa kalkarak kadını yanına oturtur, kadına su, çay ister, kadın sakinleşince anlatmaya başlamış:

“Oğlum, benim bir yetimim var, yıllar önce babası sizlere ömür. Pamuk tarlarında, fındık bahçelerinde çalışarak, gündeliğe giderek, artık ne iş elime geçerse yapıp onu büyüttüm. Bir de dişimizden tırnağımdan keserek yetimim için dört beş kuruş bir tarafa atarak üç bilezik yapmıştım. Geçen gece biz damda uyurken bizim eve hırslar gelmiş, bilezikleri çalmışlar, polise, jandarmaya gittim nafile. Sonra bizim bir taksici Selam var, bizim köylü. Bana dedi ki “polisinden jandarmasından sana hayır gelmez. Bak ben sana diyeyim, Uzun Bedran diye namlı bir hırsız var, şehirdeki bütün hırsızların başı, duyduğuma göre garibanın parasına malına dokunmazmış, dokunana tahammülü etmezmiş. Git onu bul, derdini anlat, bileziklerini bulursa ancak o bulur sana. Ben de direk çarşıya geldim. Bedran bey oğlumu birkaç yere sordum, bana bu çay ocağını işaret verdiler. Kurban olayım oğlum, kurban olayım gençler, Bedran bey oğlum hanginiz?”

Arkadaşları fırça bıyıklarıyla oynayan Bedran’a gizliden bakış atar, Bedran onlara gözleriyle sus işareti yapar, sonra Bedran kadına dönerek:

“Ana biz tanırız o Bedran’ı, şimdi burada değil ama biz onu bulur, derdini ona anlatırız. Sen hiç meraklanma. Hele sen bize adresini ve bileziklerini tarif et.

 Yaşlı kadın evinin adresini ve çalınan bileziklerini Bedran’a tarif eder. O sırada Bedran gözleriyle iki arkadaşına başka bir işaret verir, iki arkadaşı kalkıp bir yerlere kaybolur, yarım saat sonra erzak dolu bir at arabasıyla çay ocağının önüne geri dönerler. Bedran kadını at arabasına bindirip evine gönderir. İki üç gün sonra kadın ve oğlu akşam sofraya oturmuş yemek yerken kapı çalınır, kadın kalkar, kapıyı açar, kapıda kimse yok; ama kapının eşiğinde küçük bir çıkın gözüne ilişir, kadın çıkını açar, çıkının içinde üç tane bilezik...

***

   Bedran mahalledeyken, mahalleye girip çıkarken kafasını yerden asla kaldırmazdı. Evet, Uzun Bedran hırsızdı; ama mahallenin en namuslu adamından da daha namusluydu. Onun raconunda komşusunun kapısına, penceresine, karısına, kızına bırakın göz ucuyla, kirpiğinin ucuyla olsa dahi bakılmazdı. Mahallede bir tek Bedran’ların evinde telefon vardı. Konu komşu uzaktaki akrabalarına onların telefon numarasını verirler, onların telefonuyla akrabalarıyla görüşürlerdi. Komşulardan birine telefon geldi miydi, Bedran’ın annesi Hatice teyze o kişilere haber eder, telefonla görüşmeye gelen komşu kadınsa Bedran yan odaya geçer, gömleğini üzerine geçirir; dövmeleri, façaları görünmesin diye gömleğinin önce kol düğmelerini bilekten, daha sonra da gömleğinin ön düğmelerini de yakasına kadar ilikler, sokağa çıkar, sigara yakar, hapishane alışkanlığı olacak ki başı önünde volta atar, komşu kadın evden çıkmayıncaya kadar mümkünatı yok eve girmezdi. Evet, Bedran hırsızdı, kollarında bağrında hapishane işi dövmeler, jilet izleri de vardı, kim bilir belki de üstüne üstlük ot da çekiyordur; ama her şeye rağmen mahallenin en sağcısından, en solcusundan, en tarikatçısından, en okumuşundan, en namusluyum diye görüneninden de gezineninden de daha namusluydu.

***

      Uzun Bedran defalarca cezaevine girmiş çıkmıştı. Üç ay önce tekrar cezaevinden çıkmış, hırsızlığa tövbe etmişti. Kunduracılar çarşının girişinde seyyar kebapçı tezgâhı kurmuş artık namusuyla ekmeğini kazanıyordu. Bedran bir akşam başı önünde bizim kapının önünden geçerken babaannem Bedran’ı eve çaya çağırdı.  Mahallede Bedran’ı hakir görmeyen tek insan babaannem olduğu için, Bedran babaanneme büyük hürmet duyardı. Bedran babaannemin davetini geri çevirmedi, içeri geçti, babaannemin elini öptükten sonra mahcup bir şekilde dizleri üstüne oturdu. Beni yanına çağırıp cebinden çıkardığı bir avuç fıstık fındığı avucuma bıraktı. Daha sonra önceden hazır olan demlikten babaannem Bedran’a çay doldurup Bedran’la sohbet etmeye çalıştı, derken babaannem Bedran’a:

 “Oğlum Bedran artık evlilik yaşın gelmedi mi, neden artık evlenmiyorsun he?” diye soruverdi.

Çay bardağından aldığı yudum genzine kaçmış ki Bedran öksürmeye başladı, babaannem bana:

“Koş hele Bedran abine su getir” dedi. Hemen mavi plastik bardakta bir bardak su getirip Bedran’a verdim, Bedran suyun yarısını içti, kendine geldi. Sonra babaannem kaldığı yerden devam etti:

Eee oğlum, bak yaşın geldi geçiyor, evlenmen lazım ha!

Bedran başını kaldırmadan:

“Ne evlenmesi Leyla nine, boş ver.”

Babaannem üsteledi:

“Neden boş ver oğlum, ne evlenmesi de ne oluyor? Sen de herkes gibi evlenip aile sahibi olman lazım kuzum… “

Konuşmasını uzadıkça uzatıyordu babaannem, bir ara nefes almak için sustuğunda, Bedran kafasını yavaşça yerden kaldırıp çocukça bir masumiyetle:

“Eee Ben Hırsızım ha Leyla Nene. Bana kimse kız vermez ki!” deyip tekrar başını önüne eğip yarıladığı bardağından çayını içmeye devam etti.

Babaannem:

“Öyle deme oğlum, sen tövbe ettin, önemli olan tövbe etmek ha!”

Bedran başı önünde:

“Öyle, öyle de Leyla nine, bütün memleket hala beni hırsız olarak biliyor.”

Babaannem:

“Hele bana bak Bedran, şimdi ben sana bir kız bulsam evlenir misin?”

“Evlenirim.”

“Bak sana söyleyeyim, bulacağım kız duldur, kabulün müdür?”

“Ben kim oluyorum ki Leyla nene, tabii kabulümdür.”

“Bak, sana söyleyeyim, kız duldur diye onu hakir görüp ona zulmetmeyeceksin.”

“Leyla nene, ben niye onu hakir göreyim, ne var dul olmuş, o da bir insan. Bu konu dışında Leyla nine hiçbir insanın ırkıdır, inancıdır, mazisidir beni alakadar etmez, bütün iyi insanlar başımın tacıdır. İş ki o bana razı olur mu?”

Babaannem kendinden emin bir sesle:

“Razı olur olur, sen merak etme, o iş bende, olmuş bil.”

***

    Üç hafta sonra babaannemin öncülüğünden Uzun Bedran’a kız istenmişti. Kız bizim uzaktan bir akrabamızın kızıydı. İsmi Medine’ydi. Medine, daha on yedi-on sekiz yaşlarında kendinden hayli büyük bir adamla evlendirilmiş, evlendirildikten bir yıl sonra elektrik çarpması sonucu kocası ölmüştü. Dul kaldığı için de bir daha kısmeti çıkmamış, o da şimdi Bedran kadar yaşını almıştı.

  Uzun Bedran’ın, hırsız Bedran’ın dul bir kadınla evleneceği mahallede hızla yayılıp dedikodu malzemesi oldu. Sonuçta Uzun Bedran, Hırsız Bedran dul bir kadınla evleniyor, olsun o kadar! Tabii ki bir dulla evlenecek, yoksa kim kız oğlan kızını bir hırsıza versin ki, hem ne düğünü, kim dul bir kadına düğün yapar ki! Aynı şekilde dul Medine’nin evleneceği hısım akrabası arasında da yayılıp dedikodu malzemesi oldu. Sonuçta kartlaşmış, uğursuz dul Medine evleniyordu, olsun o kadar! Tabi ki kala kala bir berduşa, bir hırsıza kalacak, yoksa nerede görülmüş dini bütün imanı bütün namuslu delikanlıların dul kadınları evinin hanımı yaptığı! Hem ne düğünü, bir de düğün mü istiyor, yatsın kalksın da bu dul haliyle kendine bir kapı buldu diye perşembe günleri ekmek dağıtsın! Hem o taraftan, hem de bu taraftan yapılan dedikodular Bedran’ın kulağına geliyordu.

***

      Uzun Bedran, hırsız Bedran Medine’ye kar beyazı gelinlik giydirip mahallenin çıkışındaki futbol sahası büyüklüğündeki arsada iki gün iki gece, davullu zurnalı öyle bir düğün yaptı ki, futbol sahası büyüklüğünde arsaya sığmayacak kadar geniş ve iç içe geçmiş halaylar çekildi ki, değil mahallede, memlekette böyle bir düğün daha görülmemişti. Uzun Bedran’ın düğününe yattığı kimi cezaevlerinin müdürleri, başgardiyanları, gardiyanları mı dersiniz; memleketteki siyah pahalı arabaları ile ağır babalar mı dersiniz; şehrin meşhur hırsızları mı dersiniz, kimler kimler icabet etmedi ki? Tabi düğüne icabet edenler arasında hem mahallemizin dürüst sakinleri, hem de Medine’nin dini bütün imanı bütün namuslu hısımları da vardı. Belki inanmayacaksınız ama bunlar mendil sallayarak halaya bile girdiler!

    Uzun Bedran evlendikten birkaç gün sonra annesinin evinden ayrılıp başka mahalleye taşındı. Bedran’ın yaşlı annesi oğlunun ve gelinin mahalleden taşınıp ayrı eve çıkmasını asla kabullenemedi. Yaşlı kadın her Allahın günü mahalleliye dert yanıyor, oğlunu, gelinini şikâyet edip beddualar okuyordu. Bu beddualardan babaannem de payına düşeni alıyordu.

***

   Yağmurlu bir kış günü, hangi gün olduğunu şimdi hatırlamıyorum, okuldan çıktım, mahalleye girdim, mahalleye girer girmez hınca hınç bir kalabalıkla karşılaştım, böyle bir kalabalığı mahallede en son bir sene önce Uzun Bedran’ın düğününde görmüştüm. Kalabalık en çok da bizim sokak da, Uzun Bedran’ın annesinin kapısında yoğunlaşmıştı. Herhalde Bedran’ın yaşlı annesi ölmüş diye zannettim, doğrulamak için kalabalığın arasına tam karıştım ki ensem de bir şamar patladı, döndüm baktım ki amcam, amcam ikinci şamarı yüzüme yapıştırıp ayakaltında dolaşmamamı, siktir olup eve defolmamı emretti. Eve geldim, babaannem ağlıyor, anneme “Babaanne niye ağlıyor?” diye sorduğumda, annemden Bedran’ın trafik kazasında öldüğünü öğrendim.

***

    Bedran ve bir arkadaşı gece yarısı hususi gri bir otomobille şehir dışına yola çıkmışlar, sürücü koltuğunda arkadaşı varmış, yollar kayganmış, çok sis varmış, karşıdan son sürat gelen bir Tır onların şeridine geçip otomobillerini altına almış, Bedran orda can vermiş, arkadaşı komadaymış.

***

Yatsı ezanıyla beraber mahalle ambulans sesleriyle yankılandı. Upuzun tabutunda Uzun Bedran’ı son kez mahalleye getirdiler, tabutunu annesinin evine götürdüler, yarım saat sonra tabut tekrar dışarı çıkarıldı. Yetkililer tabutu alıp ambulansla mezarlığa götürmek için yeltendiler; ancak Uzun Bedran’ın arkadaşları yetkililere izin vermedi. Uzun Bedran’ın tabutunu sokakta şehrin meşhur hırsızları kaldırıp mezarlığa kadar omuzladılar. Onları arkadan kendi annesi ile babaannemin kolları arasında donmuş bir suratla beş aylık yüklü Medine, yüzünü tırmalayıp, saçlarını yolan beddualı ağıt yakan Bedran’ın yaşlı annesi ve evli iki ablası; onların da arkasında Uzun Bedran’ın yattığı bazı cezaevlerinden müdürler, başgardiyanlar, gardiyanlar, memleketin ağır babalar; onların arkasında da bizim dürüst mahalleliler, Medine’nin dini bütün imanı bütün namuslu hısımları takip ediyordu.

***

Uzun Bedran’ın, hırsız Bedran’ın taziye çadırı, düğünün de yapıldığı futbol sahası büyüklüğündeki arsada kuruldu, üç gün boyunca çadır tıklım tıklımdı. Taziye çadırında mahallenin gençleri çay dağıtıyordu. Onlardan küçük olmama rağmen bende çay dağıtmak istemiştim. Taziyeye gelen yabancılar hep Uzun Bedran’ın kendilerine yaptığı iyilikleri, Bedran’ın delikanlılığıyla ilgili anılarını anlatıyorlardı. Buna karşılık dürüst mahalle sakinlerimiz – ki bunların içinde babam ve amcalarım da vardı- ve Medine’nin dini bütün- imanı bütün namuslu olan hısımları anlatılanlara burun kıvırıyorlar, kendi aralarına fısır fısır “yok vurguna giderken kaza yapmış da, yok arabasında kilolarca esrar varmış satmaya gidiyorken kaza yapmış da, yok aslında mafya onu öldürmüş de kaza süsü vermiş, su testisi su yolunda kırılır…” lakırdılarını duyuyordum. Bu lakırdılar ne kadar doğru, ne kadar yanlış bilemem ama Uzun Bedran mahallemizin en delikanlısıydı, bunu bilir, bunu söylerim.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Albrecht Dürer’in Yahudi Düşmanlığı Ta..T. Erbarıştıran
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Elisabeth Braw

31 Ağustos 2025

Rusya Svalbard'a Dönüyor

Svalbard’ı yirmi beş yıl önce terk eden Ruslar, Sovyet Döneminin ihtişamını geri getirebilmek için Norveç takımadalarına döndüler.  Neil Armstrong Ay’a ayak bastığında yaptığı ilk şey Amerikan bayrağını dikmekti. Ülkeler bir arazinin kendilerine ait olduğunu belirtmek için o ..

Devamı..

Yaz Sıcağıyla Baş Edebilmek İçin Orta ..

James Clark

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024