Konuşmaya başlamadan önce müsaadenle bir sigara yakmak istiyorum. Evet, içiyorum. Yirmi beş yıldır bilfiil. Kardeşlerim de ablam Zehra da hiç denemediler. Bir ben. Senden bana kalan tek miras günde iki paket sigara. Neyse.
Yıllarca uğramadım sana. Yok, sevmezlik değil bu, önemsemezlik hiç değil. Başka bir şey. Otuz yıl sonra kendi irademle ilk gelişim. Ara ara Kara halamın ısrarıyla da geldiğim oldu fakat hepsini toplasan beşi geçmez. İnan, bunca geç kalışımı neye bağlayacağımı da bugün neden burada olduğumu da bilmiyorum. Belki senden sonrasını anlatmak, dertleşmek, becerebilirsem de memleketin hal-i pür melalini aktarmak. Sahi, sen bilmezsin benim mezarlıkları sevmediğimi değil mi? Hem ağlak bir tanrı değilse kim sever ki mezarlıkları?
Gittiğinin bir yıl bir ay sonrasıydı. Şehrimize sekiz saat mesafede, dizeleri al yeşil ibrişimle işlenmiş otuz üç belikli bir şiire kapkara kumaşlardan elbiseler biçtiler. Ben o vakit on beşimdeydim. Göğü turnalı bir türküyü dilinden ve kalbinden uzak tutanlar, o şiirin dizelerinde ki boyun bükmez sevgiye eğilemediler. Belki de gırtlaklarına kadar karanlığa battıklarındandı, bilemiyorum. İşte ben o gün Allaha küstüm. Belki o kıyamet provası gün sebep oldu az kolumun tarafını seçmeme. Hem yoksul hem hüzünlü üstüne de az buçuk birikmiş öfken varsa başka da sansın olmuyormuş, öğrendim. Gerçi sen de hüzünlüydün ama... İşte o hüzne bir pinçik umut bir de bilinçli öfke ekleyemiyorsan, ciğerini yarım düşürüyordun.
Tek taraflı bu sohbeti en başından acıyla, hüzünle, kıyımla başlattım değil mi? Merak etme bu konuda tutarlı olacağım. Yani kıyımla, acıyla, hüzünle sürdüreceğim bu sohbeti. Kusuruma bakma lütfen.
Senin gidişinden iki yıl sonrasıydı. En büyük ve en sessiz halamı, hani senin cenazende bile çırpınamayan halamı gömdük. Ülkece büyük bir krizin ortasındaydık o zaman. Çok batan, çıkan, kafasına sıkan oldu. Bizim batacak bir şeylerimiz yoktu. Biliyorsun, yoksul oğlu yoksulduk! Yalnız, annem şekerin, yağın ederinden şikâyet etti, biz daha fazla çalıştık, sofraya bir ekmek eksik koyduk. Allah bilir ne çok söverdin bu olanlara ya, neyse.
Babaannem ilk göz ağrısını da uğurladıktan sonra yumdu denizler kadar derin gözlerini. Fiyyadların kızı, Habeşlerin gelini olan o akça pakça, gök gözlü Şam kızını da gömdük geldik. Babaannem öldüğünde, Suriye’den Fiyyadların bir kısmı, Habeşlerin tamamı ve benim hiç bilmediğim bir kardeşi çıkageldi. Küslermiş meğer. Sen tanır mıydın o dayını. Tanırdın elbet, tanımaz olur muydun? Benimkisi de laf işte. Babaannemi de seni yıkadığımız yerde, portakal ağaçlarının önünde yıkadık. Tas tas su döküp, ellerinden öptük. Uyur gibiydi o güzelim yaşlı kız. Saçlarındaki beyaz kırıklar kadar ağladık.
İnsanların en kadim laneti olan savaşlar bağrından yenilerini de çıkarıp, sürdevam ediyordu. Hem çok uzakta da sayılmazdı bu savaş. Yanımızda, yöremizde kalbimizin en hazin coğrafyasındaydı. Birileri “edi bese!” (artık yeter!) diyordu ya, diğerleri onları bir türlü duymuyordu. Savaşın sürdüğü yerlerden kaçan, kaçırtılan insanlar, peşlerinden neyi sürükleyebiliyorsa onlarla çala çaput yürüyorlardı. Ve bir şair büyüğümüzün dizelerini çoğullarsak; “kimliğini göster diyenlere açıp yaralarını gösteriyorlardı”. Sonrada büyük şehirlere bizimkisi gibi yeni gecekondular ekleniyordu. Dilleri bize benzemeyen o insanlarla kederde, acıda, yoksullukta, yoğrula öfelene benzeşiyorduk. Bütün bu olanlar senin kederine, hüznüne, ciğerine düşürdüğün sigaranın külüne denk miydi? Başka bir şair abinin deyişiyle; “herkesin gerçeği kendine acı / herkesin acısı kendine biricik” belki o şair abi dizelerinde acının başka bir yorumunu işliyordu ya, bana göre kişisel, toplumsal ve ulusal acılar farklı farklıydı. Ya da değildi, bilemiyorum.
Askerliğimi de yaptım. Zorlandım, kendime kızdım ama yaptım. Önce Erzincan Taburuna sonra da Davutpaşa Kışlası’na. Giyinip kuşanıp tören elbiselerimizi, durmadan yoksul erlerin cenazesini kaldırdık. Biz İstanbul’da çok cenaze kaldırdık ama ülkenin uzak yerlerinde kimi insanların mezarı bile olamadı. Sahi, ben askere giderken kimse davul dümbelek de çaldırmamıştı. Hem o vakit kim vardı ki etrafta. Zehra ablam evlenip gitmişti, kardeşler orda burda. Aslında ben de istememiştim. Hem az olan kolum sızlıyordu giderken hem de Edip abinin dediği gibi ailece ve ülkece “dağılmış pazar yerlerine” benziyorduk.
Ben askerdeyken gitmişti Nazmiye yengenle küçük amcan Yakup. Dedemin en küçük kardeşi. Bana okuyacağım ilk kitabı veren Yakup. Şimdimi şekillendiren o bilge adam. Hala hatırlarım o kitabı, yaşım için ne büyük şeydi o. Jean Laffitte – Eylem Adamları. Nazmiye yenge ve Yakup amcaya yetişemediğim gibi, Bedri Habeş’e de topal Hatun ablanın gidişine de yetişemedim. Hatırlarsın Hatun ablayı, evleri çinkodandı. Hani bahçenin kıyısındaydı evleri. Ne çok üzülmüştüm ölümlerine. Elbet üzüldüğüm başka şeyler de oluyordu. Gözlerinde yaşamın ve ölümün ninnisini bir arada taşıyanlar vardı misal. Alınlarına kan rengi kumaşlar imlemişlerdi. Onlardan on ikisi tarihin kayıt defterine işlendi. Tabutları öylesine hafifti ki!
Sonra işte sağ salim dönebildim asker ocağından. Beni bekleyen ne çok şey vardı bilir misin? Sorumluluklar, yükler, yaşam gailesi, az kolum ve beni hiçbir zaman terk etmeyen hüznüm. Belki de o yüzden onca geç kaldım sana gelmeye.
Ben çok mu konuşuyorum? Aslında pek konuşmam. Sen bilirsin, çocukken susup kalırdım senin damatlık karyolanın önünde. Suskunluğa meyilli bir yapım vardı. Bir ara partideki arkadaşlar da sorduydu, “sen böyle suskun, neden, niçin?” diye. Ama ben “susmanın da bir dili var” diyen şaire inandıydım. Ayrıca, “artık çocuk değiliz / susarak da bir şeyler diyebiliriz” dizelerini de kendime şiar edindiydim. Ya da ben suskunluğuma kulp mu buluyordum şairlerden dizeler çala, araklaya. Kim bilir? Doğrusu yanlışı nedir bilemiyorum.
Ben askerden geldikten sonra ailede uzun süre kimse ölmedi. Ama başka ölenler vardı. Depremler oluyordu ve iki ayrı şehirde on binlerce insan deniz kumundan yapılma binaların altında kalıyorlardı. Sorumlular asla bulunamıyordu. Ölenler ölüyordu, ölmeyenler yok bacaklarla, yok kollarla, bükük boyunlarla hayatlarına devam ediyordu.
Bende sen gibi çok okuyorum. Ama ne bulursam değil. Pembe dizileri, beyaz dizileri, aşk romanlarını sevmiyorum mesela. Aşka inanmazlığımdan değil elbet bu. Belki etrafımda göremediğimden, belki de “mutlu aşk yoktur” diyen o şairden ötürü. Ben, çocukken mutluluğu, yeni bir kalemi kalemtıraşla açmak, urup ekmek ve bir domatesle günü geçirmek, yeni bir çift ayakkabıyla fors atmak, dövülmemek ve güvenli duvarlar arasında uyumak sanıyordum. Aşkın ve mutluluğun çok daha fazlasını gerektirdiğini büyüdükçe ve okudukça anladım. Koklaya koklaya, araya soruştura, deneyimleye deneyimleye anladım. Ben bunları öğrenirken yurdumuzda başka şeyler de oluyordu. Misal, biz daha fazla yoksullaşıyorduk. Yoksulluğun dahası da mı var deme, yaşadık ve öğrendik. Farzı-misal ekâbirlerden biri bir diğerine kitapçık fırlatıyordu ve biz ekmeği elli kuruş fazlasına alıyorduk. Ya da yazarkasa denilen icadı birisi şaftı kaymış politikacıların önüne savurunca yeni seçimler oluyordu ve biz ekmeğin ederine yirmi beş kuruş daha ekliyorduk.
Bütün bunlar olurken ben hep işçi oldum baba. Ucu ucuna, kıt kanaat geçinen, çocukluktan şimdiye dek. Çocukken anneme destek olmak, omuzundaki yükten küçücük de olsa bir parçayı kaldırmak için, büyüdükçe de bilinçli bir işçi olup, dünyayı değiştirmek için. Şimdilik değiştiremedik. Ama olsun, ben yorgun ve hüzünlü bir işçi de olsam, tarih dediğimiz şeyin sabırlı ve karmaşık bir zıkkım olduğunu biliyorum. O bekler, kımıldar, sıçrar, sonra da doğru zaman ve koşullarda dönüp, dönüştürür. Şimdi diyeceksin ki o suskun ve ezgin çocuk onca şeyi… Öğrendim. Hüznün de, suskunluğun da doğru yerden bakınca bir sınıfı, bilinci oluyormuş, onu bildim.
Pazarcı esnafı, Galip’i tezgâhın altında donmuş halde bulduğunda aralık ayıydı. Hatırlarsın, bizim sokaktan, merhametli, matrak ve çok içenlerdendi. Galip tezgâhın altında soğuktan donarken devlet, cezaevlerini daracık hücrelere dönüştürmek hasebiyle, hayata dönemeyiş adıyla bir ameliyeye girişti. İncecik kol ve bacaklarını kaldırmaya mecali olmayan dostlarımızı, küle dumana boğdu. Çırpındık, sebep olanlar kahrolsunlar dedik, olmadılar. O günler ellerimize umarsızlığın titremesi oturmuştu, hâlâ da gitmedi. Kurtulabilenleri sırtımızda götürdük getirdik, kaşık kaşık çorba koyduk ağızlarına. Zalimler, siz ‘bu kadarsınız’ diye ayna tuttular yüzümüze. O aynanın anlattıklarını unutmadık, not ettik bir yerlere.
Zalimlerin bizi durmadan öldürmesinden başka, bir de biz birbirimizi öldürüyorduk. Fukaralığımızın sebeptarları bize kıs kıs gülerken; ‘namus’ adına, ekmek kavgası adına, o da olmadı gözünün üstünde kaşın var diyerek hıncımızı en yakınımızdakilerden çıkartıyorduk. Ama en çok da kadınlarımızı öldürüyorduk. Onlara şiirler yazıp ardından da sokakta, evde, parkta elimize ne geçerse onunla… Dünyada, dişisine hem şiir yazıp, hem de onu satırla doğrayan başka bir canlı türü var mıdır? Adım gibi eminim, yoktur.
Çok mu uzun ettim bu konuşmayı? Hayli zaman geçmiş ben geleli. İnsan susa, söyleye zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamıyor. Bunca şeyi sen yaşarken anlatsaydım, yarım kalan ciğerinde çürür müydü? Ama biliyor musun, insan ne yaşarsa yaşasın, hangi tarihe denk gelirse gelsin tutunuyor işte. Elbet tutunamayanlar da oluyor ama onlarınki de çok ince bir çizgi, hayata daha hassas bir yerden bakmak sanırım. İnsan, hayata bir gıdım umut ve kitaplarla da tutunabilir değil mi?
Yıllar geçti. Umarak, hüzünlenerek, bazen sıkı, bazen gevşek tutunarak. Çok şeyler oldu. Ölenler, doğanlar, yeni seçimler. Birlikte içtiğin, kumar oynadığın, şakalaştığın arkadaşlarından gidenler, çocuklarını evlendirenler, torun torbaya karışanlar... Bir tek şey değişmedi. Yaşamak denilen ağrı ve zalimin zulmü. Hep tepemizde, uğursuz bir ıslık gibi öttü durdu o mendebur.
Kırk küsur yaşıma dek elbet benimde yıldığım zamanlar oldu, umutsuzluğa düştüğüm de. Ama hep Gurbet Kuşları’ndaki “Ayşe” geldi hatırıma, Orhan Kemal ustamızın yarattığı o inançlı karakter, “Kalk lan yine yaparık, daha iyi yaparık” diyordu ya o kitapta. İşte bende bu yüzden her yılgınlıktan sonra kalktım ve daha iyisini yapmaya çabaladım. Yapabildim mi? Belki yaptım, belki yapamadım ama en azından denedim.
Affına sığınarak bazı olayları ve ölümleri atlayacağım. O ölümleri ve olayları önemsemezliğimden değil bu atlama. Sen farkında değilsin ama hava kararmak üzere ve mezarlık bekçisi bu yanlarda dolanıyor. Temiz olmayan sicilime bir de elin gariban bekçisiyle takışmak yazılmasın değil mi? Ama işte laf lafı açıyor ve mevzu da uzuyor.
Sonra işte, bir gece devletlûlar küçücük bir parkta ağaçları katletmeye meylettiler. Ve birtakım birikmiş öfkeler, haklı isyanlar birbirini tetikledi. On dört yaşında bir çocuğu gaz fişeğiyle, diğerini vura tekmeleye büklüm büklüm ettiler. O büyük, çok sesli isyanın içinde olamadım. O vakitler çölde bir şeyhin şatafatlı kasrına dev gibi bir kapı takıyordum. Gidenlerin hepsi mart ayında açan badem çiçekleriydi. Vaktinden önce döküldüler.
O devasa direnişin üç ay öncesinde öldü küçük kardeşin Sabo. Sabaha karşı. Alkol komasından. Yine aynı portakal ağaçlarının altında yıkadık ve uğurladık. Biliyor musun o da yakınlarda bir yerlerde yatıyor. Adımla saysan elli ya var ya yok. Kara halamın kocası, enişten Sarı’yla yan yana. Kara halam gelip gidip, üçünüze de ayrı ayrı ağlıyor. Gerçi o da Sarı halam gibi çok yaşlandı. Bazen neye ağladıklarını bile bilemiyorlar ya... Onları da uğurlarken ellerini öpeceğim. Gerçi kim bilir kimin kimden önce gideceğini ya, belki de onlar benim alnımdan...
Kınalı halamla kocası peş peşe gittiklerinde kadim yurdumuzda da karanlık bir savaş başlamıştı. Hani senin küçük bir valizle, yoksulluğundan ve sorumluluklarından kaçıp, atalarının kadim topraklarındaki akrabalarına sığındığın o yerden akın akın insanlar geldi buralara. Belki içlerinde tanıdıklarında vardı, kim bilir? Önce davul zurnayla karşıladılar gelenleri. Sonra da yeryüzünde herkesin mülteci olduğunu unutup, burunladılar. Burunlamakla birlikte, kiminin etinden kiminin de emeğinden faydalandılar. İnsanlar bazı sebeplerden, yurtsuzluğun, korkunun, çaresizliğin, valizine sadece anıların sığdırıldığı yolculukların ne demek olduğunu unuttular. Sonra işte, sahile vuran çocuklar için timsah gözyaşları döktüler, ara ara sınır kapılarını açıp, iki arada bir derede donmalarını sağladılar. Akabinde büyük devletler onlar üzerinden pazarlık ettiler, paralar alındı verildi. Şimdilik konu kapandı. Onları ne ara görsem kendi hüzünlü mülteciliğimden utanıyorum.
Velhasılıkelam şimdilik söz tükendi ve hava iyiden iyiye karardı. Gitmek zamanı geldi. Gitmeden önce söyleyeyim de sırrın içime yük olmasın. Senin kitap kapaklarına karaladığın o taksitler vardı ya, ben onları kendi defterime, yazdıklarımın yanına not ettim. Belki bir gün olur ya, olmaz ama yine de olur ya, okumak isteyenler çıkabilir diye saklıyorum. Son bir şey daha, senin bize borç diye addettiğin o taksitler vardı ya, o taksitler annemin dilinde temize çekildikten sonra biz sana hiç kızmadık. Belki zaman zaman sığınacak bir çift hüzünlü, koygun göz yok diye kahırlandık.
Aslında anlatacak daha çok şey var da, belki başka sefere be baba.






