Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

15 Temmuz 2020

Edebiyat

Şahmerdan ve Beyaz Pantolon’da Ölüme Doğru Giden Yol

Serkan Parlak

Paylaş

1

0


Sait Faik’in ilk dönem öyküleri, hayatın küçük kesitlerinden, ayrıntılarından çıkar. Metinlerde çarpıcı ve vurucu cümleler yoktur. Anlattığı olaydan çok eylemler ve durumlar ön plandadır.

Sait Faik, ilk dönemini oluşturan Semaver, Sarnıç ve Şahmerdan adlı öykü kitaplarında yeni bir düzyazı oluşturmuş, üslubunu ortaya koymuştur. İlk kitapta üç, ikinci kitapta üç, üçüncü kitapta ise toplam dört devrik cümle kurmuştur. Yaklaşık beş yüz sayfalık metin toplamında on devrik cümle kurduğunu kabul edersek daha ilk öykülerinde ustalığını kanıtlamıştır. Yazınsallık peşinde değildir. Onun için yalınlık önemlidir. Öncelikle temel anlamlı, düz cümleler kullanmıştır çünkü dilin cevheri buradadır. Başlangıçta bu aşama daha zordur aslında. Gizlilik, kapalılık yoktur; kusursuzluk vardır. Kapalı, karmaşık, süslü bir dil yoktur. Devrik cümle yazar için bir araçtır sonuçta. Yeni bir dil yeni sözcüklerle kurulur. Sait Faik de bunu gerçekleştirmiştir.   

Sait Faik’in ilk döneminde yayımlanan üç öykü kitabından sonuncusu olan Şahmerdan aynı adlı öyküyle başlar. Şahmerdan vurucu ağırlığın, mekanik olarak yükselmesi ve düşmesi sonucu dövme işlemi yapan makine, bir yapının temel kazıklarını çakmakta kullanılan bir çeşit araç ve çok ağır bir çeşit tokmak veya çekiç olarak tanımlanır. Anlatıcı, giyotin benzerliğini daha ilk cümlede vurgulayarak şahmerdan üzerinden ölüm çağrışımı yapar. Sanki bir makine olarak şahmerdanın ölüme bizzat neden olacağı izlenimi doğar. Ancak ölümün nasıl olacağı ve kimin öleceğinin belirsiz olması okurda daha ilk cümlelerde merak uyandırır, öykünün tamamını okumada güdüler.

İskelenin altına yerleştirilen iki ucu boş bırakılmış direkler arasında şahmerdanın bin kiloluk ağırlığı inip kalkar. Buharla işleyeni yaklaşık beş yüz kiloyu iki nefeste yukarıya kaldırırken, dört işçi yaklaşık bin kiloyu en az on beş dakika çalışarak yukarıya çekebilirler. Kapitalist yapıya geçişin izleri yeni yeni görülmeye başlamıştır. İşçi henüz makineye tam anlamıyla yabancılaşmamıştır. Makine temel işlevini ancak işçinin de aktif katılımıyla gerçekleştirir. Buhar ve elektriğin devreye girmesiyle nihayetinde bu durum da gitgide azalacaktır. Çok yıpratıcı ve yorucu bir iştir bu. Çalışma şartları ağırdır. Saatte bir, on beş dakika mola vermek zorunludur. Bir liraya bu iş yapılmaz ancak zamanlar kötüdür. İşçilerin emeklerinin karşılığını alamaması gerçeği, kapitalizme geçiş aşamasında çok daha belirgindir. Boğaz tokluğuna çalışmak denir buna. Kazandıkları para ancak bazı temel ihtiyaçlarını gidermeye yarayabilir. Hayatta kalmak için çalışmak zorundadırlar.

Öykünün kişi kadrosu, işveren (amelebaşı) ve dört işçiden oluşur. Sütun direklere sarılmış demir teli amelebaşı, makinenin kollarını işçiler tutar. Sımsıkı tuttukları çelik teli bıraktıklarında iskele sarsılır ve bin kiloluk ağırlık, kırmızı ucu gözüken demir direği bir miktar daha denizin altındaki taşa sokar. İşin yükünü her iki grupta da bir kişi üstlenmektedir. Hikâyenin merkezindeki grupta yer alan sarışın amele Abdurrahman üzerinden erkek bedeninin sunumu dikkat çekicidir. Kolu çekerken harcadığı güç nedeniyle kıpkırmızı kesilmiş, boyun damarları şişmiştir. Göğsü harikulade genişlemiş, narin vücudu birdenbire atlet insanlardaki gibi ata benzemektedir. Yağlı saçları ışıldamaktadır. İdealize edilmiş işçi imgesi diyebiliriz bu betimlemeye. Erkek bedeninin güzelliği vurgulanır. Ancak yanındaki şişman arkadaşı Salih hiç terlememiştir. Müthiş bir kuvvet sarf ediyormuş gibi buruşturduğu yüzündeki sahtelik beceriksizcedir. Öykünün merkezine ikisi çekilir ve karşıtlıkları vurgulanır. Öteki koldaki iki işçi Şaban ve Ali hemşeridir; uzun boylu, esmer ve sıska olan işi arkadaşına yıktığı için kızarmıştır. Alelade görünümlü hamal tipli arkadaşı ise kuvvetli görünmediği halde bitmeyen bir güçle arkadaşının yerine de çalışmaktadır. Anlatıcı betimleme yaparken metnin iç gerçekliğine uygun, derdini en iyi anlatan sözcükleri seçer. Şaban ve Ali’nin isimleri başlangıç dışında geçmez, nitelikleriyle gösterilirler. Bu durum hem öykünün odağında yer almamalarından hem de geriye itilmelerinden, adeta görünmez olmalarından kaynaklanır. Toplumsal olarak da zayıftırlar ancak dayanışmayla ayakta kalabilirler. Hayvani aşamadan ancak böyle kurtulup medeni alana geçiş yapabilirler. Zayıflar toplum dışına itilemez. Aslında bir bakıma hepsi alt sınıfları temsil ederler.

Amelebaşı’ndan “Hadi çocuklar, vira çocuklar, Hooo! Haydi! Bando! (Bırak!)” sesleri yükselir hep; işçilerin gücünü, cesaretini artırmak için, onları yüreklendirmek ister. Az ve öz nidalar çarpıcıdır. Makinenin betimlenme biçimi zaten çok belirgin biçimde işçiler üzerinde üstünlüğünü, eziciliğini göstermektedir. Bir makine olarak şahmerdan, sembolik anlamlar yüklenerek çağrışımlar yapar. Hem arzuların hem de korkuların nesnesine dönüşür. Makineyle bütünleşme ve yabancılaşma olguları sınırlı biçimde verilir. Asıl çelişki bu zor iş karşılığında aldıkları düşük ücrettedir. Bu durumda birbirlerine bilenir ve öfkelenirler. Esas çelişki görünmez olmuştur. Anlatıcı temel ekonomik kavramların bilincinde değildir, ancak gözü çok iyidir. Çarpıcı ve özlü gözlemlerini aktarır. 

Haziran yağmurları kesilmiştir. Rüzgârsız, ağır ve kasvetli bir hava iskelenin ve denizin üzerine çökmüştür. Nem ağırdır belli ki. Dört hamlacı (kayıkçı) terlemektedir. Bu bölümdeki betimleme cümlelerinde diyalog, duygu ve eylemleri atmosfere dönüştürme çabası belirgindir. Ses ve bağırtılar havayı destekler. Direk, denizde kayaya rastladığında güllenin bütün ağırlığına rağmen iki üç santim içeri girer ya da direği eritir. Bu durumda ateş makinesiyle yeniden kesilmesi gerekir. Ateşin verdiği sıcaklık işçilerin terini çoğaltır, çalışma koşullarını daha da zorlaştırır. Havanın sıcaklığı, ateşin verdiği ilave ısı, işçi bedenlerinden çıkan ter; duygu ve düşüncelerdeki gerilimlerle birleşerek iskele mekânı ve şahmerdan üzerinden gittikçe gerginleşen bir atmosfer oluşturur.

Her iki grupta da yük bir kişinin üzerindedir. Ancak merkezde Abdurahman ve Salih’in çatışması yer alır. Şaban ve Ali ikilisinde, kuvvetli gözükmediği halde yorulmaz olan kişi, acınası zayıflıktaki arkadaşının yerine de güç harcar. Bunu sağlayan temel değer arkadaşlıklarıdır. Bu durum çelişki yaratmaz. Ancak öteki ikiliyle zıtlık yaratarak çelişkinin belirginleşmesi konusunda işlevseldirler.   Sigara molasında Abdurrahman Salih’i, eğer kendisini kullanmaya devam ederse, kafasını kızdırırsa denize atmakla tehdit eder. Salih umursamaz çünkü komşusu amele başına güvenmektedir. Amele başı onun bu hallerini görmezden gelir, iyi çalışan bir amele olduğunu söyler. Onun sayesinde ve “kancıklıkla” (kalleşlik, gizlice kötülük yapmak) zor işlerden kendini kurtarabilmektedir Salih. Amelebaşı’nın bu durumda ne hissettiğini tam olarak bilemeyiz. Anlatıcının bu bölümde Salih’in niteliğini az ve öz anlatımla, deyim aracılığıyla vermesi ise çarpıcıdır. Görünürdeki çatışma burada iyice billurlaşır: amele başı adaleti eşitlikçi bir biçimde dağıtmaktan kaçınmaktadır. Ahlaki anlamda olumsuz bir durumdur bu. Ancak geçmiş ilişkiler kullanılarak görmezden gelinir. Gündelik hayatın dayattığı, daha kişisel, kısa süreli, geçici değerler evrensel ilkelere üstünlük kurmaktadır.

Mola sonrası kızgın güneşin altına önce Abdurrahman, en son Salih çıkar. Amelebaşı arkadaşlarını, haydi çocuklar, bu son galiba, diyerek bir kez daha yüreklendirir. Çarklar dönmekte, ağır tokmak yükselmektedir. Yorgunluk ve bitkinlikten bütün asılmalara rağmen tokmağı hareket ettiremezler. Gayret nidalarıyla son bir güç daha harcarlar. Çarkın dişleri tebessüm eder gibi tatlı bir ses çıkarır. Kişileştirmenin etkisiyle şiirsel söyleyiş devreye girer bu bölümde. Çok başarılı bir benzetmedir bu, anlatıcının şiire yatkınlığının kanıtıdır da bir bakıma. Şahmerdan en tepededir. Bu söyleyişle işçilerin sevinci de verilmeye çalışılır makineyle ilişkilenerek. Güçlü bağırtılar eşliğinde demir kazık uygun bulduğu zemine sağlamca girer. Kumlara dalışıyla balıklar kaçışır. Dört amele nefes nefese kalmıştır. Duraklamanın nedeni Salih’tir, edepsiz insanlara haz bir aldırışsızlıkla denizi izlemektedir. Kötü niyeti açığa çıkmıştır iyice. Abdurrahman’ın gözleri hınç ve hiddetle parlar, aklından geçen kötülüğü yine gerçekleştiremez. Kahpe, diyerek hakaret eder. Güç harcamayarak kötülük ettiğini düşünmektedir Salih’in. Emek hırsızlığı yapmaktadır, davranışı adil değildir. Amele başından çekindiği, parasını alamamaktan ve köyde yalnız kalmaktan korktuğu için onu doğuran anasına küfrettiğini söyler. Maddi kaygılar bir kez daha ilkelere üstün gelir. Bastırılmışlıklar nedeniyle belki de hissettiklerini dile getiremez. Ortam yatışır. Nidalarla bir kez daha harekete geçerler.  

Son bölümde çarklar duraklayarak da olsa dönmeye, Abdurrahman gözleriyle ateş saçmaya devam etmektedir. Salih suratını büyük abdestini yapar gibi buruşturmaktadır. Anlatıcı onun içindeki kötülüğü olumsuz çağrışım yüklü bedensel eylemlerle, boşaltım eylemiyle eşleştirir. Çarpıcı bir benzetmedir bu da. Ancak rahatsız edicidir. Vücudunun kalan bölümünün taklit yaptığını, ötekileri aldatmaya çalıştığını göstermektedir. Güç harcadığını göstermez bedeni. İş yükü, terden gömleği sırtına yapışan Amelebaşı ve Abdurrahman’ın üzerindedir. Bir ara yine aniden dururlar, işçiler nidalarla bir kez daha gayrete gelir. Abdurrahman’ın adeta insanüstü gayretiyle şahmerdan tepeye çıkar ve yine bin beş yüz kilo olarak düşer. Bu bölüm kötülüğün daha belirgin hale geldiğini gösterir. Her şey daha bir açığa çıkar. Sesler, gözler keskinleşir. Atmosfer ısı, ışık ve terin etkisiyle çok gergindir. Abdurrahman, Salih’i müthiş bir tekmeyle denize yuvarlar, yüzme bilmediği için boğulmasına neden olur. Kendisi de harcadığı olağanüstü güç nedeniyle ağzından kan boşanarak yere düşer, hastaneye kaldırılır. Son demir kazık da çakılmıştır. Akşam karanlığında ötekiler şahmerdanı sessizce sökerler. İşçi grubunun dağılmasıyla, şahmerdanın sökülerek parçalanması uyumludur.

Öyküde bireyler ön plandadır. Homojen bir işçi topluluğu yoktur. Öykü kişisidir hepsi. Karakter olabilmeleri için zamana, ömre, oylumlu tarihe ihtiyaçları var. Kişininse duruma ihtiyacı var, tarih, ömür, zaman yok. İz bırakıyorlar, lekeleri var. Çelişkileri ve dönüşümleri çok sınırlıdır. Abdurrahman arkadaşının ölümüne neden olarak karakter olmaya yaklaşır. İnsanlar iyidir, işçiler iyidir genellemesi söz konusu değildir. Ruh halleri değişkendir. Birbirlerine her an kötülük yapabilirler. Değerleri de sürekli çatışmaktadır. Şahmerdan ise çağrışımlar yapan bir semboldür. Ölüme giden sürece aracılık eder. Böylece öyküdeki ilk işlevini aşarak başka işlevler de üstlenir.

Kitabın “ Beyaz Pantolon” adlı öyküsü mekân ve kişilerin özlü betimlemeleriyle başlar. Çirozcular ilkbahar sonlarında Ada’ya gelirler. Neşeli insanlardır. Düzenli ve hızlı çalışırlar. Köyden soyutlanmış, yoldan gözükmeyen geniş plajın kenarına çadır kurarlar. Rüzgâr kuruyan çirozların mide bulandırıcı kokusunu yola kadar götürür. Çiroz sözcüğü, yumurtasını atarak zayıflamış uskumru balığı ve bunun kurutulmuşu anlamlarına gelir. Temizlenen uskumrular işçiler tarafından kuyruklarından ipe dizilir. Çocukların, yapılan işi merakla izlemeye gidenlerin verdiği her nesneyi – cıgara, para, düğme, mendil – istekle aldıkları görülür. Kopmuş bir beyaz don düğmesi siyah cekete dikilir, atılmış veya unutulmuş bir mendile adetleri olmadığı için gizlice burunlarını silerler. Bütün bu arzuları çocukken ihtiyaç hissederler. Büyüyünce bir çirozcunun en önemli ihtiyacı ekmek parasıdır. Yamasız ayakkabı, yırtılmamış elbise düşünülmez. Ancak çocukken arzulanan şeyler yaşlanınca da değişmez, çünkü engellenmiş ve doyurulmamıştır, tatmin olmamıştır. Çocuk, işçiliğe başlamıştır. Bütün yaşam deneyimine rağmen yarısı yenmiş bir kavun dilimine bile iştahla atılabilir. Çünkü çocukluk döneminde temel ihtiyaçları giderilmemiştir. Yazar anlatıcı daha ilk bölümde, Çingenelerin zorlu yaşam koşullarını hiçbir öğreticiliğe kaçmadan betimleyici izlerle etkileyici biçimde verir.

Kalabalık kişi kadrosundan yetkin bir göze yakışır biçimde üç kişiyi merkeze çeker anlatıcı, ancak öncelikle odakta Zehra vardır. Ardından çirkin ve ahlaksız çehreli iki delikanlı daha aktif olacaktır. Kadın öykü kişisinin öykünün odağında olması önemlidir. Zehra rengârenk entarisi, saç bilek ve kulaklarındaki ışıltılı takılarıyla hemen göze batan bir kadındır. İşçiler onun şarkılarını dinleyerek daha istekli çalışırlar. Güzelliği, aşkı, sevgilerin birbirlerini baştan çıkarmalarını ve bir araya gelmelerinin zorluklarını anlatan güzel sözlü şarkılardır. Hareketli şarkılarda ihtiyar bir kadın dayanamayıp göbek atar. Çingeneler yaşamlarının bütün zorluklarına karşılık, eğlenerek çalışabilen göçebe bir topluluktur. Yaşam sevinçlerini çevrelerine gösterirler.

Zehra bir gün yıkandığı yerde kendisini bir adamın gözetlediğini fark eder. İstifini bozmadan daha neşeli biçimde denizin dibinden yüzer. Gözetlendiğine memnun bir havada sevimlilikler, komiklikler yapar. Gözetleyen adam, bir arkadaşına Zehra’nın bedenindeki uyumun zihninde yarattığı arzulardan bahseder. Baş döndürücü bir güzelliktir bu. Ertesi akşam birlikte seyrederler. Aynı anda kayaların dibinden nişanlısı Rüstem de Zehra’yı gözetlemektedir. Anlatıcının Rüstem’i betimleme biçiminde, bedensel zayıflığı ve gözlerindeki keder ön plana çıkar. Veremlilere benzemektedir. Burada çiroz sözcüğünün mecazî anlamda zayıflık, kuruluk olarak kullanımına dikkat çekmek gerekir. Sözcük Rüstem üzerinden her iki anlamını da çağrıştıracak biçimde kullanılır.  Fakat esas vurgu ahlaki boyuta yapılır. Rüstem’in nişanlısı Zehra’yı gözetlemesi anlatıcı tarafından ahlaki alanın tamamıyla dışına çıkmak; korkaklık, zayıflık ve hatta acizlik olarak değerlendirilir. Bu durumda etik üzerinden; doğru ve yanlış davranışın ne olduğu tartışmasının alanına girmiş oluruz. Zehra’nın erkekler tarafından gözetlendiğini bilerek, bundan memnun bir biçimde çırılçıplak denize girmesi ve şarkılar söyleyerek eğlenmesi doğru bir davranış mıdır?

Rüstem arzularını bir gün bile kontrol edememiş birisidir. Cinsel isteklerini engelleyemez. Gizlenerek kayanın yukarısındaki delikanlıları izler, onların da kendisi gibi cinsel arzuyla dolu olduklarını tahmin etmektedir. Dikizleyeni dikizleme durumu ortaya çıkar. Onların nasıl baktığına bakmaktadır. Ancak durum düşündüğü gibi değildir. Delikanlılardan biri Zehra’ya salt güzelliğinin kendisi için bakmaktadır. Bu bakış şehvetten bağımsızdır. Sanatsaldır diyebiliriz. Mükemmel forma yöneliktir. Ötekisi delikanlı ise Zehra’yı sıcaklığı üzerinden, salt cinsel arzusunu giderebildiği bir cinsel obje gibi görmektedir. Onu suya benzetmektedir. Duygular ve aşk değil temel ihtiyaçlar ön plandadır. Aşkın insanı zaman ve mekânın dışına çıkardığını, maddi birikim ve statüleri göz ardı edecek gücü taşıdığını bilir. Ancak Zehra söz konusu olduğunda cinsellik öncelik olarak belirir; temel ihtiyaçtır ve giderilmesi gerekir.

Delikanlılar gider, Rüstem Zehra’nın karşısına çıkar, sıkıntılıdır. Zehra’nın ısrarlarına dayanamaz. Çirozculuktan aldıkları ücretin çok az olduğunu söyler. Delikanlıların onu çok arzuladıklarının belli olduğunu, onlara yüz vermesi gerektiğini söyler. Bu sayede Rüstem beyaz pantolon, Zehra’ysa fistan ve bilezik alabilecektir. İlgi ve yakınlık göstermek anlamlarına gelen yüz vermek deyimini burada ilgi ve yakınlık sonrasında cinsel ilişkiye girmek olarak da düşünebiliriz. Bu yoruma karşılık Rüstem, para karşılığında cinsel ilişkiye girmemesini, sadece yüzlerine gülüvermesini ve para karşılığında öpüşmesini istediğini açıkça belirtir. Zehra utandığını, büyüdüğünü söylese de Rüstem işi kendisinin çevireceğini, sözünden çıkmazsa sorun çıkmayacağını vurgular. Yoruma açık bir bölümdür burası ve etiğin alanına tekrar gireriz: Rüstem’in nişanlısından para karşılığında, çekiciliğini kullanarak başka erkeklerle cinsel ilişkiye girmesini ya da onlarla flört oyunu oynamasını istemesi ahlaki olarak doğru bir davranış mıdır?  

Son gecelerinde çiroz işçileri ve madenci ameleler Zehra’nın Rumca şarkıları eşliğinde büyük bir ateş yakarlar. Beyazlar giyinmiş – pantolon, ayakkabı, gömlek, kravat – bir adam, ateşin etrafındakilerin göreceği şekilde patikadan ağır ağır ışığa doğru inmektedir. Yazar anlatıcı, sinematografik anlatımın etkisiyle merak duygusu da kullanarak çarpıcı bir sahne yaratır. Şarkı susar, bütün kafalar o tarafa çevrilir. Rüstem’dir bu. Beyaz giysiler ve başlıkta da özel olarak vurgulanmasıyla beyaz pantolon bir sembole dönüşür. Çirkinlikten kurtulmanın, arzulanan güzel bir erkeğe dönüşmenin sembolüdür, bir araçtır aynı zamanda. Olumsuz çağrışım yapan ahlaktan da, dışlanmışlıktan da kurtulunur.

Ameleler gittikten sonra kazandıkları ve harcadıkları paralar üzerine konuşurlar. Hüseyin alaycı, Rüstem gururludur. Bir süre sonra Hüseyin esner, uzanır ve horlamaya başlar. Zehra’yla konuşurlar, onun da istediklerini almaya yetecek kadar paraları vardır artık Rüstem’in üzerinde. Diyalogların yoğun kullanıldığı bu bölümlerde cümleler hem tek başına, hem de ötekilerle birlikte bir şeyler anlatır. Hikâyeye, kişilerin gelişimine hizmet ederler. İlişkileri ortaya çıkarmada işlevseldirler. Bir şey anlatmayan diyaloglar yoktur. Aynı zamanda kişilikleri geliştirmeye yarayan bir araç olarak kullanılırlar. Kısa, özlü ve günlük yaşamın gerçeğini yansıtan sahici konuşmalardır bunlar ve hikâyenin inandırıcılığı artırırlar.

Zehra gittikten sonra Rüstem, eski giysilerini tekrar giyer, Hüseyin’in yakınına uzanır ve hayaller kurar. Hüseyin aslında daha ilk andan beri uyumuyordur. Sabah olmak üzeredir, uykusuzluktan bitkin vaziyettedir. Yeni giysi paketini almak için Rüstem’e yaklaşır. Ancak kararsızdır. Sustalısını çıkarır, paketi almak için uzanır. Rüstem de on dakika önce uyanmıştır. Boğaz boğaza mücadele etmeye başlarlar. Birisi ölür. Katil ve maktul kimdir? Eskileri atıp yenileri giyen, kafası karmakarışık görüntülerle dolu, ağacın altına uzanıp hızla uyuyakalan kişinin kim olduğu belirsizdir. Önceki bölümlerde uykusuzluğu ve bütün gece uyumadığı vurgulandığından; vapurda yeni kıyafetiyle kızların ilgisini üzerinde toplayan bu kişi Hüseyin gibi görünmektedir. Vapurun varacağı Karaköy köprüsünde polisler kendisini beklemektedir. Okur için çoğul okumaya imkân tanıyan bu bölümün nitelikli bir son olduğunu söyleyebiliriz. İpucu var gibi görünmektedir ancak net değildir. Sonuçta öykü türü bir bakıma muğlaklık sanatıdır.

Sait Faik’in ilk dönem öyküleri, hayatın küçük kesitlerinden, ayrıntılarından çıkar. Metinlerde çarpıcı ve vurucu cümleler yoktur. Anlattığı olaydan çok eylemler ve durumlar ön plandadır. Seçilen her iki öyküde de ölüme giden süreç ele alınır. Belki de bu yüzden akılda kalıcı öykülerdir. Anlatıcının gözü alt sınıflara odaklanır. Genel geçer ahlaka karşı da tepkilidir. Kötülük üzerinden bir arayış içindedir. Dilde ve anlatımda da bir arayış söz konusudur. Anlatıcının neyi nasıl anlattığı, cümle yapısı ve sesler ön plana çıkar. Bir yazar olarak Sait Faik’in dili ritmiktir, hızlı okunabilir.

Bütün öyküleri özellikle tema ve kişilerin nitelikleri üzerinden birçok kez incelendiğinden, Sait Faik’in yapıtında artık sıra öyküleri tek tek çözümlemeye, çoğul okumalara çoktan gelmiş olmalıdır.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Scott Fitzgerald’dan yazarlara öğütlerOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Jeff Minick

5 Mayıs 2025

Böyle Bir Politik Ortamda Akıl Sağlığı..

Amerikan halkını böylesine derin bir mutsuzluğa sürükleyen bir diğer önemli etmense medyanın kullandığı nefret söylemi, yaratılmasına öncülük ettiği olumsuz siyasi atmosfer ve yol açtığı ön yargılar. 2002-2015 yılları arasında Ulusal Ruh S..

Devamı..

Büyümenin Sancısı, Hayallerin Haritası..

Işıl Kızılırmak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024