Ali Nesin’e göre gerçeği kopyalayan sanatçı gerçek nedir, doğru nedir, kanıt nedir, varsayım nedir, tahmin nedir gibi sorulara yanıt verebilmeli. Buradan yola çıkarak şunu söyleyebiliriz: Sanatçının gerçeğin ne olduğunu anlamaya çalışması ve matematiğin kapı açtığı soyutlama becerisine sahip olması önemli. Ezberlediği formüllerin anlamını, yaşamdaki karşılığını bilenler için kapılar biraz olsun aralanmış olsa gerek. Bu açıdan bakıldığında Ali Nesin’in öğrencilerini “ayrıcalıklılar” grubuna dahil etmek yerinde olur.
Nida Nevra Savcıoğlu: Matematik Köyü projenizi hayata geçirmeye çalışırken pek çok engelle karşılaştınız. Son durum nedir?
Ali Nesin: Hiçbir şey yoluna girmedi, dört bir yandan saldırıyorlar. Umurumda değil, kervan yürüyor.
NNS: Öğrencilerinizin performansı bu sıkıntılarınızı hafifletiyor mu?
AN: Eğitimcilik zor ve nankör bir meslektir. Çok verirsiniz, az alırsınız, aldığınızı da pek göremezsiniz. Bin verir, bir alırsınız. Öğrenci, “beş verirsem beş alırım” gibi bir alışverişle eğitilmiyor. Hatta beş verirsem bir, on verirsem iki alırım diye bir oran da yok. Öğrencinin algılama süreci uzun süre hiç artmadan dümdüz gidiyor, sonra birdenbire bir sıçrama oluyor. Bu sıçrama bir yıl sonra mı, on yıl sonra mı olur, bilinmez. Hatta bazen bu sıçramayı eğittiğiniz kişide değil de, o kişinin çocuklarında görüyorsunuz. Çünkü sadece o kişiyi değil, eğittiklerinizin çocuklarını, hatta torunlarını da eğitiyorsunuz. Matematik, düşünmeyi öğretir. İnsanlara düşünmeyi öğretmek zordur. Düşünmeyi öğretmek için bir reçete yok. “Böyle yaparsan düşünürsün,” denemiyor ne yazık ki. Biri bilseydi, kitabını yazardı; biz de o kitabı okuyup düşünmesini öğrenirdik.
NNS: İlgi ve merakları tetiklemek önemli… Eğitim dediğimiz şey bu olsa gerek.
AN: Ben havaya bir şeyler saçıyorum, kim almak isterse alıyor. “Bana bir çocuk verin, onu eğiteyim,” diye bir iddiam yok. Ayrıca tam tersine, birini gerçekten eğitebileceğimi de düşünmüyorum, insan kendi kendini eğitiyor. Öğretilebilecek tek şey hayata karşı tavır ve duruş oluyor belki. Başkentin Ankara olduğunu öğretirsiniz ama bu eğitim değil ki... Bir insana düşünmeyi, araştırmayı, merakı, çalışmayı, doğru davranışı öğretemiyorsunuz. Belki de ben bunları öğretmesini bilmiyorum. Karmakarışık, anlayamadığım bir süreç bu, bu süreçte bazıları nasılsa bir şeyler kapıyor.
NNS: Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde “Sanat Matematiği” dersi verdiniz. Dersin içeriğinden söz eder misiniz?
AN: Onlar öyle isim verdi. Benim tercih ettiğim bir isim değildi. Dersin matematik sanatı olmasını istedim ben aslında. “Matematik sanatı” bana göre daha mütevazi bir ders adı. Dersin içeriği pek yoktu. İçerik düşünmekti denebilir... Oyunlar, felsefe, varlık yokluk, doğru yanlış; kanıt nedir, ikna nedir, gerçek nedir, tahmin, varsayım nedir gibi soruları tartıştık öğrencilerle.
NNS: Matematik ve sanat ilişkisi üstüne dikkate değer kaynaklar var mı?
AN: Çok ama o kadar yüzeysel ki, derin bir şey bulmanız imkânsız. Resimde bir denge unsuru vardır. Renkler, çizgiler, karanlık-açıklık, sıcak-soğuk renkler... Bu da bir çeşit matematiktir tabii. Yunanlardan 19. ve 20.yüzyıla kadar geçen süreyi yüzeysel bir biçimde anlatan çok kaynak çıktı. Altın oran örneğin. Ama bu konuda çok derin bir şey bilmiyorum doğrusu. Hem matematikte hem de sanatta çok düşünmek ve çok yalnız kalmak gerekir. Galiba aralarındaki en derin ilişki bu.
NNS: Sanatçıların matematikle araları her zaman iyi olmayabiliyor. Sanatçıların matematiksel düşünme biçimleri gelişmiş olsaydı, çok şey değişir miydi?
AN: İyi bir sanatçının matematiği mutlaka iyidir, bundan hiç kuşkum yok. Matematiği iyidir derken, matematiksel düşünme tarzından bahsediyorum. Matematiği bilmiyordur, unutmuştur ama bunun bir önemi yok. Bir sanatçının ne yaptığını bilmesi ya da ne yaptığı konusunda düşünmesi lazım... Fırçayı nereye sürecek, virgülü nereye koyacak, öyküsünün iskeletini nasıl kuracak, nereyi vurgulayacak, amacı ne… Bütün bunlar düşünce süreçleridir. Akıl denen şey birdir. Bugün IQ ve EQ diye bir ayrım yapıyorlar. IQ’su eksik olanlar uydurdu, hiç olmazsa EQ’muz fazla olsun diyebilsinler diye! “Aklın yolu bir” diye bir şey var halbuki.
NNS: Resimle olan ilişkinizden söz eder misiniz? Resim yapmaya devam ediyor musunuz?
AN: Matematik yaptığınız zaman, yani düşündüğünüz zaman kendinize karşı acımasız olmak zorundasınız. Ben yapamıyorum, anlamıyorum, diye bırakıp kalkmak var, bir de inat ederek devam etmek... Kendinize karşı acımasız ve inatçı olduğunuz zaman eninde sonunda doğruyu buluyorsunuz. Sürekli “benim yapmak istediğim bu mu?” sorusunu sormak zorundasınız ve sürekli kendinizi acımasızca eleştirmelisiniz. Bir yılda bin tane resim yapsam bu resimlerin üç tanesinde iş vardır mutlaka, hepsi de kötü olacak değil ya... Biraz şans meselesi tabii, ama yaratıcılıkta da bu şansı aramak lazım. “Ben üç tane resim yapayım ve üç resmi olan dünya çapında parlak bir ressam olayım,” derseniz olmaz. Binlerce öykü yazacaksın, binlerce resim yapacaksın, bir antrenman sürecinden geçeceksin... Belki bu süre sonunda bir şans doğacaktır. Uykularında da çalışan, düşünen insanlara geliyor o fikirler, o öyküler. Trene adımını atarken, banyoda, yürürken, oturup kalkarken, en tahmin edilemeyecek anda geliyor... Bu belki de şans ama ben bu konuyu aylarca düşünmüşüm, beynim bu soruyla yoğrulmuş, beynimin bir kıyısı sürekli o soruyu düşünüyor. Resim yaparken de bu böyle. Bir zaman sonra başarı şans olmaktan çıkıyor, çünkü şans bile olsa o şansı arıyorsunuz. Başarı olasılığı 1.000’de 1 bile olsa, 1 milyar kez denerseniz, o 1.000’de 1 şansı yakalama olasılığınız yüzde yüze yaklaşır. Bütün milli piyango biletlerini almak gibi bir şey...
NNS: Babanızın kitaplarıyla eskisi gibi ilgileniyor musunuz, editör olarak?
AN: Matematik Dünyası dergisinden, Nesin Vakfı’ndan, Matematik Bölümü’nden, Nesin Yayınevi’nden, Matematik Köyü’nden ve daha bin işimden dolayı ne yazık ki babamın kitaplarıyla eskisi gibi ilgilenemiyorum. Eskiden eski Türkçe çevirileri ben yapardım. Şimdi başkaları yapıyor, arada bir kontrol ediyorum.
NNS: Matematik Dünyası ile ilgili iyi şeyler geliyor kulağımıza, okur sayınızın on bini geçtiği gibi, doğru mu?
AN: Doğru. Gayet iyi gidiyor. 2003 yılından beri derginin yayın yönetmenliğini ben sürdürüyorum.
NNS: Bu ay NotosÖykü’de edebiyatta önyargı biçimlerini ele alıyoruz. Önyargıların, bir metnin edebi değeri konusunda, kişileri sağlıklı düşünceler üretmekten alıkoyduğunu düşünüyoruz. Bu çerçeve içinde özellikle vurgulamak istediğiniz bir önyargı türü var mı?
AN: Solcuların sağcılara, sağcıların solculara karşı bir önyargısı vardı hep. Kemal Tahir ve Aziz Nesin’e karşı da vardı tabii. Necip Fâzıl’a, Nâzım’a karşı bir önyargı vardı ve bugün bu iki isim eskisine oranla daha fazla kabul görüyor. Benim çocukluğumda ve gençliğimde o sağcı yazar, o solcu yazar diye keskin ayrımlar yapılırdı. Babamın böyle bir önyargısı yoktu. Tarık Buğra’yı severdi mesela.
NNS: Bir de Batı’ya karşı hep olumlu bir yargımız vardır. Galiba resim sanatı edebiyat kadar iyi bir örnek.
AN: Bugün resim sanatına baktığımızda tamamıyla Batı etkisi altında olduğunu görüyoruz. Türk ya da Anadolulu olmayan, yani bizimle ilgisi olmayan akımlara bulaşmış durumdayız. Bunu doğru bulmuyorum. Yanlış anlaşılmasın, milliyetçi olduğumdan değil. Mesela enstalasyon bizim insanlarımıza hitap etmiyor, sanatçıların da bunu özümsediklerini sanmıyorum. Buna gösterilen ilginin kompleksten ileri geldiğini sanıyorum. Bir kişi çok üst düzeyde eğitim almıştır, kolejlerde falan büyümüştür, Avrupalarda Amerikalarda yaşamıştır da oranın sanatıyla yoğrulmuştur, bu olabilir. Ama öyle değil ki... Trabzonlu, Karslı, Sivaslı sanatçılar birdenbire Avrupa’nın sanat akımlarına ilgi duyuyor. Ben bunu kendini kandırma, içten olmama, hatta sahtekârlık olarak nitelendiriyorum. Etkilenmek olabilir elbette ve olmalıdır da. Ama sanırım etkilenmenin de ötesinde bir durum söz konusu.
NNS: Bir arada hareket ettiğiniz özellikle bilim alanında benzer hassasiyetleri paylaştığınız insanlar var mı?
AN: Bir kulübümüz yok bizim! Benim konum matematik ve matematik tek başına yapılıyor. Sinemayı tek başınıza yapamıyorsunuz. Prodüktör lazım, senaryo, ışık, dekor lazım, makyaj, ses, müzik lazım, aktör lazım, mekân lazım, lazım oğlu lazım… Ama matematikte tek başınasınızdır, dolayısıyla her matematikçi gibi tek başıma çalışıyorum. Türkiye’de eskisine nazaran çok iyi matematikçilerimiz var ama saysanız iki elin parmaklarını geçmezler. Öte yandan çok iyi gençler de var. Onların da çoğu yurtdışında eğitim almış.
NNS: Yurtdışına sıkça seyahat eder misiniz?
AN: 2001’de bir yıl geçirdim Fransa’da, geçen yıl da bir iki defa gidip geldim. Ama artık pek gitmiyorum, çok meraklı değilim. Mektuplaşıyorum arkadaşlarımla, burada konferanslar düzenliyoruz. Her yıl buraya geliyorlar.
NNS: Yeni bir kitap var mı sırada?
AN: Akademik düzeyde, Matematik Dünyası’ndaki yazılarımdan oluşacak bir kitap üzerine çalışıyorum.
2007






