Keşke bir piyano çalsa şimdi ben anlatırken.
Kimliğimi kestim. Seksen parçaya. Usanmadım. Ayırdım. Çıktım kalbimden. Buruşuk. Terk edişini düşündüm. Bir dağ gibi. Ölmeye yakın eşyalar düşündüm. Senin. Aramızdaki topallığın.
Sarı fincanı ters çevirdi. Kahve ılık yayıldı tabağa. Üç kez daire çizdi. Dengesini bulmakta zorlandı. Heybeliada karşımızda soluyordu. Değişe değişe yok oluyordu. Dalgalar bunu biliyor ve örtüyordu. Geceydi. Yıldız yoktu. Ay yoktu. Tuz yoktu. Küçük bir sandalın içindeydik. Siyah. İsmi yoktu. İki büyük rakı, sekiz bira, küçük bir votka bitmişti. Vişne dökük, ateş sönmek üzere. Gözleri açık. Sandalın ortasında kocaman bir kaya vardı. Kar durmuştu. Karanlıktı. Başım, unutmadığım bir yüz kadar ağırdı.
“Bekleyelim biraz.”
“Gerçekten anlar mısın?” diye sordum. Beresini sıyırdı.
“Evet, fal benim için.” Öksürdü. Buruldu. Kan sızdı ağzından beyaz sakallarına. Gömleğine. Şarkısı sızdı. Sigarasını yarım tükürdü. Tamamlamadı cümlesini. Beklemedim. Deniz. Koyu. Vapurlar. Koyu. Paketi çıkardı.
“Bir sigara da sen yak.”
“Bıraktım,” dedim. Yeni aldığım bir karardı. Dördüncü gün. Direnmeye çalışıyordum.
“Yak yak. Uzun yaşayacaksın da ne olacak.”
“Doğru söylüyorsun,” dedim, yaktım. Güldüm. Eksildi uluorta karanlık. Uzak bahçelerde kısık sesler. Dağınık. İzleri. Yüzümde. Ağrıyla sıfırlanmıyor. Tuz. Yol. Taş, uzun bir kapıya düşüyor. Uzun. Uzun bir yokuşa. Dik. Turaca. Düşüyor.
Sigaralarımızı bitirdik. Başım topaç gibi dönüyordu. Fincanı eline aldı. Bozuk para gibi duruyordu parmaklarında. Büyük, siyah güneş gözlüklerini taktı. Falda geleceğimi değil, onun geçmişini öğrenmek istiyordum. Anlattıkça onun da hayatı belirginleşecekti iyice. Yaşadıklarıma benzemesinden korkuyordum yaşadıklarının. Kandırıldığı inanılmaz yalanların, sıradan ve çok açık gerçeklerini duymak istiyordum sadece. Neden babasını çok özlüyordu, kendini suçlu hissediyordu ölümünden? O kadını bunca sevip niçin tek kelime etmemişti? Üç ayaklı kör köpeği evine almıştı, kör ve kambur karabatağı banyosunda yaşatmaya çalışıyordu, martılardan neden bu denli nefret ediyor, kargalarıysa elleriyle besliyordu? Neydi onlardan öğrendiği, yalnızlıktan başka? Başka ne koyabilirdi o kelimenin yerine acısını dindirebilecek, yine yalnızlıktan başka? Neden şehir hatları vapurunda sevdiği kadını, bir sabah, en üst kattaki açık güvertede bıçaklamıştı? Gözünde pastel bir an, bir ağaç kovuğunun korkutucu boşluğu. Sonra bu kaya, hangimizin ayağına bağlıydı? Rüyalarımız niye bu kadar açtı? Söktüğü paslı çivileri doğrultamadan saklayacaktı ceketinin iç ceplerinde. Sıcacık. Ölülerine su dökemeden, ağrısından. Başını geri çekti. Uzaktan baktı. Düşündü.
“Kahve içmişsin,” dedi. Ödeşmiştik. O da bana, “Kahveni nasıl içersin?” diye sorduğunda, “Höpürdeterek,” demiştim. Soğuk bir rüzgâr esti.
“Şukufe.”
[caption id="attachment_23607" align="alignright" width="450"]
Desen: Muhammet Şengöz[/caption]
Sesi çıra gibi çarçabuk yanıyor. Hastalıklı. Öksürüklü. Büyülü. Dondum. Bilerek, bilmiyordu. Hep böyle. Zor kurmuştuk dostluğumuzu. Önce birbirimize sırlarımızı söylemeliydik. Başladım. Sonra onunkileri dinledim. Mutlu sırlarımız yoktu. Aksine, acılarımız sırlaşmıştı zamanla. Sabahı sabah edemiyorduk. Çoğalıyordu aramızdaki çamurlu su. Boyuna. Camları kararıyordu soğuk evlerimizin.
“Hayır, gerçek ismi o değil.”
“Çarşaflarını değiştirmemişsin,” dedi, “yastık kılıflarını, gömleğini giymiş, yıkamamışsın.”
Anlamsızdı bu. Hayallerimden bahsediyordu. Gömleğimi hiç giymedi. Aynı yatakta uyumadık hiç. Aynı yüzü taşımadık çökük omuzlarımızda.
“Evet, çok isterdim öyle olmasını. Yazık, hiç konuşamadık doğru düzgün. Hiç öğrenemedim. Beni düşünüyor muydu? Eğer düşünüyorsa hangi şarkıları dinliyordu. Şarkılarımızı hiç dinleyemedim.”
“Giderken bir türkü söylemek geçmiş içinden,” dedi, “onu da söylememişsin.”
“Hiçbir yerde söyleyemedim. O günden sonra hiç bakmadım gözlerine.”
Kendi sularımız olsaydı dalardık. Korkmazdık kesin bu denli. Gemisiz de gidebilirdik en uzağa sapsarı saatlerinde bir kuşluğun. Bir yaz böyle ölmezdi. Bu denli ağır seveceğimi bilmezdim. Bu kış, onu bulamıyorum diye yok. Böyle öksürüklü. Sağaltmıyor bu kayboluş. Anakronik. Bir gün öyle olması gerektiği için tutabilsen elimi. Olmasan, dünya yok. Seni sevmek. Dertsiz tasasız gülüp yaşamak ve yapabileceğim bir sürü şeyle doluyken kalbim. Ama sen yine de gel. Seni ilk gördüğüm o tanımlanamaz renkte. Yine yaz gibi olsun gülüşün. Yine yaz gibi yeşil küpelerin. Çok eski kitaplarım var, sıcak pencerelerim. Karınca yuvalarım. Çıtırdayan odunlarım. Sobam. Kalem kutularım. Bezden. Hediyelerim. Rafyalı. Kırmızı. Nazını çekerim, naz yapmak istediğinde, gel. Bir ada bu, hep var. Hep. Biraz yakın dur, biraz uslu. Alnımı ov. Alışkanlığımız olsun bu. Bıraksam, onlara gideceksin. Biliyorum. Ben şimdi kaybolmaya gidiyorum.
“Hiç saçları salık, yaramaz ve muzip bakışlı, bir vapurun içinde en çok, saksısında bir çiçekle giden buralardan, buralara bir daha gelmeyecek birini görüyor musun?”
Gözlerimi kapadım. Sesimdeki kırıklığı anlamasın istedim. Unutmalıydım. Unutursam her yerde bulabilirdim kendimi. Aradığım aramadığım. Her yerde. Hatırlamaya çalıştığım her yerde. Unuturdum.
Kanını silmiyordu. Yeniden yüzüne bakabildim zor da olsa.
“Yok,” dedi. Dili dışarı sarktı. Gözleri büyüdü.
“Hiç, arada bir hüzünlü ve dalgın bakan.”
“Yok.”
“Hiç.”
“Yok.”
“Hiç onu görüyor musun?”
“Yok dedim ya. Sen de göremezsin artık. Vapurda da yoktur zaten. Kış. Kışın gelmez. Vapur soğuk olur. Oralar soğuk olur. Her merdivenden çıkana, daldığın kitaptan başını korkuyla kaldıracak ve o olmadığını anlayacaksın. Devrilerek bütün yüzlere, çarparak. Kar sessizce savrulacak. Dalgın. Sorma. Görmeyeceksin. Bir daha yüzü yeniden bırakılmayacak sana.”
Bütün boş şişelerin dibinde kalan son damlalarını da içtim. Denize attım. Terk ettim yüzümü, karanlığının ortasında yeryüzünün.
“On sekiz ekim sabahı, ya da herhangi bir kışın herhangi bir sabahı, koca bir yaz beklediğin yürüyüşü yapacaksınız. Komik olmaya çalışma, değilsin biliyorsun. Sonra berbat espriler yapınca kendine kızıyorsun. Bu kızgınlık sende içekapanıklık yapıyor. O sabahın akşamında iri bir kurt saldıracak sana. Sen gözlerini oyacaksın onun.”
Elinde, ayağında kararmış, durgunlaşmış, susmuş eksik seslerine daldım. Kimse? Anladım artık. Bildim. Süzgeçlerle taşıdığı deniz suyunu kokladım. Gördüm. Bende unuttuğu şeye onda hiç rastlamadım. Küflü gülüşüne. Soyut insansızlığının. En güzel yeriydi, karanlık dibi. Kışının.
“Bir kadın var, uzun saçlı, boğa gibi, çok iri bir bulutu önüne katmış sürüklüyor, senin için çok üzülüyor, seni sürekli korumaya çalışıyor.”
“Annemdir,” diyorum. “Dil bilmez, çare bilmez. Hepi topu yok. Soğuktur yazları. Babam öldüğünden bu yana. Bir sabah. Her şeyi unuttu. Kargış dolu. İçi. Dışı. Kazıdı gözlerini tavandan. Gitgide tenhalaştı. Kalbine çöktü sis. Tütünden sarardı parmakları. Uyutmadı hatırladıkları. Kan çanağı hep. Ödeşemedi belki babamla. Kendi kendinin rüyası oldu. Taşlı tarlalarda. O anlatmasa da ben bilirdim bunu. Oysa güzel bir aralık ayıydı. Kışı onsuz geçirmek istemiyorduk. O evin içinde unutulmak istemiyorduk. Babamsız.”
Bitmiyor bir türlü. Ayrılık. Sızdım. Zamansız uyandım. Birçok kez. Bir uykudan. O sabah her şey gitti. Epridi bulutlar. Son görüşümdü.
“Bir ateş var, çok büyük,” dedi, yüzü genişledi. Beyazladı. Kıpkırmızı gözlerini yüzüme dikti. Korktum. Sandal sallanmayı bırakmıştı. Sanki bir kayıkhaneye çekilmiştik. Deniz çekilmişti.
“Evet,” diyorum, “yaktım o köyü, o yolu, taş duvarları, bahçemizi, babamla zar zor taşıyıp diktiğimiz elma fidanlarını, evimizi, yırtıldı her şey perde gibi, yaktım, kargalar tükendi yorgunluktan, dereler bitti, elifbalar. Yaktım.”
Fincanı bırakıp Heybeliada’yı izledi. Gülümsemeye çalıştı. Olmadı. Bozuktu iklimi.
“Hep senin gibileri tuttum hayatta,” dedi, “yenilmişleri. Bir ölü kadar durgun görünenleri, her tuzağa bilerek düşenleri. Rüyasında gülenleri. Seçemezsin değil mi yüzünü? Saçının rengini. Sesini. Gözlerin açık uyuyuşunu. Şimdi sana daha umutlu şeyler söylemek isterdim ama biliyorum sen yine kayıpları anlatacaksın. Ölsen, anlatacaksın. Durmadan. O yüzden yorgunum ben de. Kayıpları dinlemekten, kaybedenlerle aramaktan. Ama sana bu kadar yakından bakmak çok güzelmiş, on ay sonra. Elimi uzatsam, tutacağım.”
Yeniden fincanı sargılı elinde evirdi, çevirdi.
“Yeşil, büyük bir hayvan var. Yatıyor. Kedi gibi bıyıklarını yalıyor. Çok yeşil. Çok büyük. Salyangozları kafasından ısırarak koparıp koparıp atıyor. Şahdamarına bakıyor sürekli. Evin yıkılacak senin, kara kış yaklaşıyor üstelik.”
“Sümbültebersiz. Çinko damlı.”
“Bilmem artık.”
“Biliyorsun,” dedim, “her şeyi biliyorsun.”
Ciğerlerini kustu. Durdu. Yüzünde kuş sesleri. Seferi. İçime. Elini öpsem, kedi kokacaktı.
“Bana, daha çok yolun var,” dedi, “daha çok ağaçların. Gitgide çoğalacak suların. Soğuk. Islatma kendini. Kalbin, cam gibi. Oyuncak gibi. Doldur çocukluğundaki çukuru. Kelimelerinde yara izi olmasın. Alışma bir kenarda başkalarının oyunlarını seyretmeye, elinde patlamış bir topla. Her şeyi unut. Bitir. O zaman belki gelirsin.”
“O zaman ölürüm.”
“Evet, anlaşırız bütün bunların rüya olmadığında.”
Fincanı ayrı bir yere koyup parmağını tabağına bastırdı.
“Bir dilek tut ama bana söyleme,” dedi. Gökyüzüne bakıyordu. Derisi çürüyordu. Dalgalar işitebilirdi. Tutmadım.
“Olmayacak,” dedi.
“Fincanını ver, ben de senin falına bakacağım,” dedim.
“Bu benim fincanım zaten, benim falım.”
Zayıf bir gölge kaldı. Tutuşmuş. Kar gibi yanıyordu.
Ayağa kalktı. Sarıldı. Kayayı kucağına alıp atladı. Gökyüzü ağır ağır döküldü sandala.
“Baba,” dedim, “nereye gidiyorsun?”
Oysa yalan söylemiştim. Tutmuştum dileğimi. Kar dindi hissettirmeden. Fısıltısı dindi. Denizin. Kışın.
“Baba,” dedim, “niye gidiyorsun?”






